Perspektif
Mustafa Erdoğan - Demokrasi, Özerklik ve Kürt Talepleri PDF Yazdır e-Posta
Mustafa Erdoğan   
Salı, 17 Ağustos 2010 13:43

1. Giriş

“Özerklik”in son zamanlarda gitgide demokratik siyasal gündemin gözde kavramlarından biri haline gelmesi esas olarak ulus-devlet modelinin epey bir süredir yaşadığı “kriz”le ilgilidir. Bu modelin dayandığı “türdeş toplum” (cemaat olarak millet) varsayımının “insanlık durumu”nun gereklerine uymadığı her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Bu varsayım toplumsal varoluşun kendiliğinden çeşitliliğinin gereklerine de açıkça ters düşmektedir. Gerçekten de, ulus-devlet modelinin devleti hakim etnik-kültürel toplulukla tanımlaması, yurttaşlığı iddia edildiği gibi “evrenselci” bir statü olmaktan çıkarmakta ve toplum içindeki farklı kimlik gruplarını siyaseten ve hukuken dezavantajlı hale getirmektedir. Öte yandan, bu modelin merkeziyetçiliği de devletin yerel veya kültürel grupları sıkı denetim altında tutmasını kolaylaştırdığı için etnik-kültürel bakımdan çoğunluğu teşkil eden ve devleti kontrolü altında tutan etno-ulusal topluluğun hakim pozisyonunu tahkim ederken, yerel inisiyatifleri zayıflamakta ve bu çerçevede çeşitlilik unsurlarının varlığını sürdürmesi de zora girmektedir.

Devamını oku...
 
David Schmidtz - Mülkiyet Kurumu * PDF Yazdır e-Posta
David Schmidtz   
Cuma, 11 Haziran 2010 08:04
Mülkiyet hukukunun evrimi, dışsallıkları içselleştirmek doğrultusunda süregiden bir arayışın itimiyle gerçekleşmektedir: üretken çabayla ilişkilendirilen pozitif dışsallıklar ve ortak sahiplikteki kaynakların kötü kullanımıyla alakalı negatif dışsallıklar. Teorik olarak, ve kimi zaman da pratik olarak, maliyetler zaman içinde içselleştirilmektedir. Gittikçe insanlar başkalarının hataları ve talihsizliklerinin değil kendi hataları ve talihsizliklerinin maliyetini ödemektedir.

Eğer her şey yolunda giderse, mülkiyet hukuku potansiyel üreticilerin üretken çabanın tüm olumlu sonuçlarını elde etmesini sağlar. Aynı zamanda bu hukuk insanların kendilerini mahalle çevresindeki faaliyetlerle ilişkilendirilen negatif dışsalıklardan izole etmelerini sağlar. Mülkiyet hukuku mükemmel değildir. Komşuların birbirleri üzerine yükleyebileceği negatif dışsallıkları minimize edebilmek için insanlar taciz (nuisance) ve imar (zoning) kanunlarına başvurmaktadır. İnsanlar, tıpkı dünyanın diğer yerlerinde merkezi planlamacılara yüzlerini dönmeleri gibi, Çevre Koruma Ajansı gibi kurumlardan yardım beklemektedir. İnsanlar desantralize karar vermenin kaotik olduğunu ve kaosun sonucunun da negatif dışsallıkların patlaması olduğunu düşünmektedir.

Devamını oku...
 
Lawrence Reed - Özgürlüğün Sesi* PDF Yazdır e-Posta
Lawrence Reed   
Çarşamba, 26 Mayıs 2010 09:44


Fırsat buldukça, özgürlük savunucularına şu soruyu yöneltiyorum: “Sizi bu düşüncelere ilk yönlendiren neydi?”

Bu, her zaman ifşa edici cevaplar, bazen de büyüleyici hikayeler ortaya çıkaran önemli bir soru. Unutmayın ki özgürlük, otomatik ya da garantili değildir. Şimdiye kadar yaşamış insanların pek azı aslında buna sahip olmuştur; çoğu kişi serf veya köle olmuş ya da bir tür tebaa olarak yaşamını sürdürmüştür. Bu mesaj, pek de üniversite profesörlerinin, devlet okulu öğretmenlerinin, ya da bu günlerde medyatik kişilerin ağzından çıkan türden değil. Mesajı ulaştırmak uzun bir çalışma gerektirir. Yeni Ahit’ te, çiftçiyle ilgili kıssadaki tohumlar gibi, fikirler de her zaman verimli topraklara düşmezler.

Yıllardır şu cevapları çok duydum: Ebeveyn, bir kitap, içgüdü, bir makale, bir arkadaş. Ve, bazen de bir öğretmen veya profesör vesilesiyle. Belki ben sıradışıyım (Daha kötüsüyle de suçlandım!) ama beni etkileyen, bir filmdi. İşte benim hikayem.

Ailem hiçbir zaman politika ya da felsefeye fazla ilgi göstermedi. Annem tarafında (İngiliz-Alman) ya da babam tarafında (İskoç-İrlandalı) politikaya giren, kitap yazan ya da şu veya bu türden toplumsal faaliyetlerde bulunan bir kişiye rastlamadım. Bildiğim kadarıyla bir yüzyıldan fazladır, atalarım çoğunlukla sıkı çalışan, sessiz sakin yaşayan ve sadece kendi işiyle meşgul çiftçiler ve küçük esnaflarmış. Babamın çocukluğum boyunca hatırlayabildiğim tek politik konuşması, okul müdürü babamı arayıp, beni Florida’ daki akrabaları ziyaret etmek için bir haftalığına okuldan alamayacağını söylediğinde ona “O senin değil, benim oğlum ve Florida’ ya gidecek. Beni bir daha arama!” demesiydi.

1965 yazıydı, 12 yaşıma girmek üzereyken, annem beni ve kızkardeşimi “Neşeli Günler”(1)  adlı yeni bir filmi izlemek üzere evimizden 40 mil uzaklıkta, Pittsburg’ da bir tiyatroya götüreceğini söyledi. İçindeki şarkılar dışında film hakkında hiçbir fikrim yoktu. Benim açımdan bu, kalmak için yeterli bir mazeretti. İsteksizce gittim – ve büyülendim. Müzik ve dekor unutulmazdı, ama benim hayatımı değiştiren kurgu ve mesajdı. Sanırım ilk defa o zaman garanti olduğunu sandığım özgürlüğün, dünyada norm olmadığı gerçeği üzerinde düşünmem gerektiğini anladım.

Film kısa sürede 1965 yılının gişe rekortmeni oldu. Esas itibariyle Amerikan seyircisini hedeflen bir film olarak, kısaca Avusturyalı von Trapp ailesinin Hitler zulmünden kaçışını anlatan bir Amerikan yapımıydı. Alp Dağları’ nın ve Salzburg kasabasının güzelliği o günlerde Amerikalı turistleri Avusturya’ yı ziyaret etmeye teşvik etmişti. New York Times’ dan Todd S. Purdum filmi kastederek “…bu türdeki son film gösterisi sanatkarlığın zaferi ve 20. yüzyıl ortasının toplumsal kültürüne hükmeden eğlence türünü üreten stüdyo sisteminin doruk noktası.” demişti.

Benim için Neşeli Günler şiddetli bir uyanıştı. Bu, tatile gidemeyeceğimi söyleyen okul gibi değildi. Konusu yabancı bir rejimin, huzur dolu, komşuluk ilişkileri kuvvetli bir kasabaya hükmetmesi ve bir babanın ailesini terkedip orduda göreve çağıran emirler almasıydı. İçimde birşeyler kıvılcımlandı ve o günden beri canlı kaldı. O dönemin tarihi hakkında daha çok şey öğrenmek istedim ve William L. Shirer’ ın “Nazi İmparatorluğu”(2)  adlı klasik eseri de dahil olmak üzere elime geçen herşeyi okudum. Özgürlüğe özlem duyan ve onu korumak için çok büyük çaba sarfetmiş kişilerin hikayeleri beni büyüledi. Sosyalizm, komünizm, faşizm ve bütün kolektivist izmler aynı anafikri taşırlar. A iyi bir fikre sahip olduğu için, A kesimini B kesimine baskı uygulamaya iterler.

Daha sonra, 1968 yılı başında “Prag Baharı” yaşandı. Orası Avusturya değildi fakat sınır komşusuydu. Özgürlük hareketi haberleri komünist Çekoslovakya’ da gazeteleri ve televizyon kanallarını işgal etmişti. Sovyetlerin kafese aldığı Çeklerin buna açıkça meydan okumalarını takdir ettim. Moskova hükümeti ordu ve tanklarıyla Çeklerin  özgürlüğünü gasp ettiğinde infiale kapıldım ve onlara karşı öfke dolu konuşmaya istekliydim. O günlerde yerel gazetede Young Americans for Freedom ( YAF - Özgürlükçü Genç Amerikalılar) isimli bir örgütün Pittsburg merkezindeki Mellon Meydanı’ nda istilayı protesto etmek için bir miting düzenleyeceklerinden bahsedildi. İlk otobüs biletimi o zaman aldım. Bir Sovyet bayrağı yaktık ve Çekoslovakya için özgürlük isteyen pankartlar taşıdık.

O günlerde YAF yeni katılanlara bir dizi kitap, dergi ve makale tedarik ediyordu: Benim için özellikle önemli olanlar F. A. Hayek’ in “Kölelik Yolu”,(3) Henry Grady Weaver‘ dan “The Mainspring of Human Progress”, Henry Hazlitt’ den “Economics in One Lesson” ve “The Freeman“ (4) aboneliğiydi. Mesaj basitti: Eğer etkin bir anti-komünist olmak istiyorsan, felsefe ve ekonomi hakkında daha derin bilgilere sahip olmalısın.

Tüm bu materyalleri okumam beni kritik önem arzeden birtakım düşüncelere sevketti:
• Fikirler dünyaya hükmeder. Zulüm kötü fikirlerden doğar; özgürlük iyi düşüncelere dayanır, tıpkı bireysel mülkiyet ve sınırlı yönetim gibi.
• Özgürlük asla otomatik değildir. Onun için çaba sarfetmelisin, tersliklere ve saldırılara göğüs germelisin ve birilerinin seni özgürlük savaşından ayartmaya çalışmasına karşı durmalısın.
• Denetimsiz devlet özgürlüğün en büyük düşmanıdır. Devletten çok şey beklemek ve beklentilerimiz için yeterince çaba sarf etmemek, devletin refah ve güvenlik vaatlerine rağmen zulüm için en sağlam zemini oluşturur.

Bu düşünceler ve sonuçları beni özgürlük değerlerini de öğreten bir yerde ekonomi eğitimi almaya yöneltti: Pennsylvania’ daki Grove City College’ da. Buradan, önce öğretmen olarak Northwood Üniversitesi’ ne daha sonra da başkan olarak Mackinac Kamu Politikaları Merkezi’ ne gittim. Özgürlük, tüm bu yıllar boyunca benim politik düşüncelerimin ana konusu olmuştu.

Eğer annem Neşeli Günler i izlemeye Pittsburg’a gitmekte ısrar etmeseydi, belki de farklı bir yoldan özgürlük savunucusu olacaktım. Fakat sonradan anladım ki, bu şüpheliydi. Bugün muhtemelen bir fotoğrafçı ya da veteriner olacaktım. Bunlar kuşkusuz saygın ve geçerli meslekler, ama benim seçtiğim şey değiller.

Sonuç olarak son 40 yılımı beyaz perde önünde geçirdiğim birkaç saate borçluyum. Bazıları Neşeli Günler için modası geçmiş diyor, ama benim için bir mucizeydi. Bu film benim favori filmim ve her zaman öyle kalacak.

* Lawrence W. Reed, “The Sound of Freedom”, The Freeman, Sayı 59,Aralık 2009.

Dipnotlar
1. “The Sound of Music”, Yön.Robert Wise, 1965, ABD.
2. Orj. “The Rise and Fall of the Third Reich” William L.Shirer, 1960; çev. Rasih Güran, İnkılap Kitabevi, 1992, İstanbul.
3. Orj. “The Road to Serfdom” F. A. Hayek, 1944; çev. Turhan Feyzioğlu - Yıldıray Arsan, Liberte Yayınları, 2004, Ankara.

Çeviren: A. Defne Öztürk
4. Aylık yayımlanan dergi, ABD.

 
Mustafa Erdoğan - "Kürt Açılımı"na Dair PDF Yazdır e-Posta
Mustafa Erdoğan   
Pazartesi, 08 Şubat 2010 11:15

A. KÜRT SORUNU NEDİR?


Kürt sorunu, Türkiye’nin, derin tarihsel kökleri olan karmaşık bir sorunudur. Siyasî, kültürel ve ekonomik boyutlarıyla büyük bir sorundur bu. Kürt sorunu Cumhuriyet Türkiye’sinin Osmanlıdan devraldığı, ama bu devralışla birlikte mahiyeti de önemli ölçüde değişmiş olan bir sorundur. Son çeyrek asırda bu soruna bir de terör boyutu eklenmiştir, ama bu sorunun mahiyetini değiştirmiyor. Adını koymak gerekirse, bugünkü haliyle Kürt sorunu esas olarak bir kimlik sorunudur. “Kimlik sorunu” ifadesiyle ne kastettiğimi açıklamadan önce, meselenin diğer boyutları hakkında birkaç söz söylemem uygun olur.

 

Şüphe yok ki, Kürt sorununu karmaşıklaştıran başka unsurlar da vardır. Bunların başında, Kürt nüfusun ağırlıklı olarak yaşadığı bölgenin iktisadi geri kalmışlığı gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, sosyo-ekonomik sorunlar elbette Kürtlerin bu sorunu daha yakıcı bir şekilde tecrübe etmelerine yol açıyordur, ama kesinlikle sorunun temel nedeni bu değildir. Esasen, aşağı yukarı benzer sorunlar Türkiye’nin başka bölgelerinde de yaşanmaktadır. Kaldı ki, Batı dünyasındaki kimi tecrübelerin de gösterdiği gibi, refahın artmasının özgürlük ve özellikle de kimlik taleplerini ortadan kaldıracağının bir garantisi yoktur. Aksine artan refah düzeyi bu tür taleplerin daha yüksek sesle dile getirilmesine bile yol açabilir. Şüphesiz bu, bölgenin ekonomi ve refah sorunlarına kayıtsız kalınmasını gerektirmez; ama bu konularda sağlanacak bir iyileşmenin Kürt sorununu çözümü demek olmadığını da bilmemiz gerekir.

Türkiye’nin aşırı merkeziyetçi idari yapısı yanında, Cumhuriyet döneminin özellikle tek-partili yıllardaki otoriter ve baskıcı politikalarının da bu meseleyi akut hale getiren bir etken olduğu açıktır. Nihayet Kürt siyasi hareketinin baskın kanadının teröre başvurması da aynı yönde olumsuz etki yapmıştır. Bu yol ayrıca devlet seçkinlerinin geleneksel baskıcı politikaları sözde meşrulaştırmasına da yaramış ve devletin Kürt sorununu esas olarak bir güvenlik sorunu olarak takdim etmesini kolaylaştırmıştır.

Şimdi, Kürt sorununun özünde bir kimlik sorunu olduğunu söylemek ne demektir? Öyle sanıyorum ki, meselenin özünde Kürtlerin “baskıdan özgürlük” ve kendi ayrı kimliklerinin tanınması arayışları yatmaktadır. Bu arayışların tetikleyicisi ise Türkiye Cumhuriyeti’nin referansını oluşturan “ulus-devlet”çi modern siyasi paradigmadır. Bu paradigmanın ideolojik ayaklarından birini milliyetçilik diğerini ise lâiklik oluşturmaktadır. Türkiye bu iki ayağı da haddinden fazla tahkim etmiş olan, deyim yerindeyse, “kraldan fazla kralcı” bir ulus-devlettir. Türk ulus-devletinin milliyetçi ayağı Kürt kimliğinin reddini “gerektirmiş”tir ve bu reddin genellikle baskıcı tedbirleri beraberinde getirmiş olduğu da açıktır. Lâikçilik ise Kürtlerle Türkler arasında duygu ortaklığı sağlayan kanallardan birini önemli ölçüde tahrip etmiştir.

Gerçi, Cumhuriyetin devlet seçkinleri siyasi birliğin dinî referansının çökertilmesinin yarattığı boşluğu cumhuriyetçi moraliteyle doldurabileceklerini ummuşlardı ve buna giriştiler de. Bunda bir ölçüde başarılı da olunabilirdi, ama yapılan iki büyük hata yüzünden bu mümkün olmadı. Birinci hata, Kemalist rejimin kısa zaman sonra cumhuriyetçiliği “milliyetçilik”in (Türk milliyetçiliğinin) emrine koşması oldu. Kürtler arasında ayrı bir kimlik bilincinin doğup gelişmesini tetikleyen ana dinamik, ona eşlik eden baskı politikasıyla birlikte, işte bu bölücü ideoloji olmuştur. Kemalist Cumhuriyet’in ikinci büyük hatası ise, “dinin devrini doldurduğu”na çok erken karar vermesi ve buna bağlı olarak da lâikliği sivil hayat alanını da kuşatacak bir felsefeye (“sivil din”e) dönüştürmesiydi. Bu siyaset ise milliyetçiliğin yarattığı tahribatı daha da derinleştirdi.

Esasen, ulus-devlet modelinin günümüzün çeşitlilik, kimlik ve farklılık sorunlarıyla baş etmesi mümkün olmadığı gibi, onun idamesi bir ölçüde kaba baskıyı da kaçınılmaz hale getirmektedir. Genel olarak ulus-devletlerin toplumsal-kültürel alana nüfuz edecek şekilde tasarlanmış “rıza üretimi”ne ilişkin ideolojik mekanizmaları ve gerektiğinde türdeşleştirme için kullanılan cebir aygıtları vardır. Türkiye söz konusu olduğunda bu durum çok daha belirgindir. Onun için, Türkiye ideolojik rıza üretiminde bir hayli başarılı olmuş olmasına rağmen, şaşırtıcı biçimde, zor araçlarına başvurmakta da fazlasıyla “cömert” davranan bir devlettir.

Tabiatıyla, bu resmi pratiğin her iki yönü de Kürtleri rahatsız etmiş ve onları özgürlük ve “kimlik tanınması” arayışına itmiştir. Ayrıca, dünyada ve çevremizde meydana gelen ve şüphesiz Kürtlerin de yakından izlediği kimi gelişmeler bu kimlik bilincini daha da artırmıştır. Nitekim, son yıllarda bir yandan küreselleşme ulusal toplumlar içindeki kültürel grup veya topluluklar arasında ayrı kimlik bilincini yükseltirken, öbür yandan Kuzey Irak’ta özerk bir Kürt yönetiminin oluşması da Türkiye Kürtleri arasında  aynı algıyı pekiştirmeye hizmet etmiştir. Bu “dış” faktörün etkisi o kadar büyüktür ki, Kürt sorununun çözülmesine ilişkin iyi niyetli çabaların bile bu algıyı değiştirmesi çok zordur. Bu noktaya gelinmesinde, şüphesiz, yakın zamanlara kadar Türkiye’nin Kuzey Irak’la ilgili resmî politikasının, akıl almaz bir şekilde, esas olarak Kürt karşıtı bir temelde yürütülmüş olmasının büyük bir rolü vardır. Bu şartlarda, Kürtlerin kendilerini genel toplumun çoğunluğundan farklı bir kimlik ve hatta “baskı altındaki bir halk” olarak görmeleri anlaşılabilir bir durumdur.

B. TÜRKİYE’NİN PARADİGMA DEĞİŞTİRMESİ GEREKİYOR

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt meselesindeki temel çıkmazı meseleyi esas olarak bir güvenlik sorunu olarak görüp bu anlayışa uygun “tedbirler”e odaklanmasıdır. Tabiatıyla bu stratejinin ana hedefi de PKK terörünün üstesinden gelmek olmuştur. Bu yanlış stratejiden uzaklaşması için Türkiye’nin bu konudaki resmi paradigmasını değiştirmesi gerekmektedir.

Paradigma değiştirmek elbette kolay değildir. Çünkü, paradigma değişiminin ima ettiği zihinsel sıçrama, daha önce sahip olunan kimi köklü fikirleri, bağlılıkları ve tarafgirlikleri terkedebilme “cesareti”ni gerektirir. Böylesine “devrimci” bir değişimin, bırakınız değer ve çıkarların belirleyici olduğu siyaset alanını, bu bakımlardan çok daha nötr olması beklenen fen bilimleri alanında bile zor olduğunu yıllar önce Thomas Kuhn göstermişti.

Peki nedir aşılması gereken resmi paradigma? Bu, kısaca, geleneksel “ulus-devlet” paradigması, daha doğrusu, onun Türkiye’ye özgü daha da katı versiyonudur. Bu paradigma şöyle özetlenebilir: “Günümüzde siyasi organizasyonun en ‘iyi’ biçimi türdeş bir kültürel ulusun merkezi olarak örgütlenmesine dayanan egemen devlet modelidir. Bu, aynı zamanda tarihsel açıdan da en ‘ileri’ olan modeldir. Ulus veya millet dediğimiz var oluş tarzı da, farklılık kabul etmeyen bütünleşik bir kollektiviteden başka bir şey değildir ve öyle de kalması gerekir. Ulusun, dolayısıyla ‘onun’ devletinin sağlığı bu birlik-bütünlüğü her ne pahasına olursa olsun korumakta yatmaktadır. Bunun için de, farklılıkların tanınmasına ve adem-i merkeziyetçiliğe dayanan bir siyasetten kesinlikle uzak durulması gerekir; çünkü farklılık bilincinin yükselmesi kadar merkezi otoritenin toplumun tümü üstündeki sıkı kontrolünün zayıflaması da nihayetinde ulusun ve onun devletinin yok oluşunu hazırlayacaktır. “

Modern ulus-devletlerin baş etmek zorunda oldukları temel problemlerden biri, homojen bir ulusal kimlik tanımını “başarıyla” sürdürebilmektir. Bu, ulus-devletler için gerçek bir “challenge”dır; çünkü, son derece istisnai örnekler dışında, hem kültürel çeşitlilik hem de nüfus hareketleri modern toplumların bir gerçeğidir. Türkiye Cumhuriyeti de kuruluşundan buyana elbette bunun bir istisnası değildir. Homojenliği dert edinen devletler kültürel çeşitliliğe bir cevap olmak üzere başlıca iki tür siyaset izlerler. Birincisi asimilasyon siyaseti olup, bunun özünü, siyasi birlik içinde yer alan farklı unsurları hakim kültüre benzetme çabası oluşturur. İkinci siyaset tarzı ise göçmen politikası bakımından kültürel çeşitliliği önlemeyi amaçlayan “izolasyon”culuktur. Bu politika genellikle asimilasyoncu yaklaşımla atbaşı gider.

Ne var ki, her iki politika da problemlidir. İlk olarak, azınlık grupların kültürel olarak asimilasyonunu amaç edinen politikanın bazı zorlukları ve riskleri vardır. Bir kere, kültürler arası etkileşim tamamen engellenemeyeceğinden, asimilasyona uğratılmak istenen azınlık kültürleri de hakim kültürü değiştirebilir. Eğer kültürel türdeşlik ve saflık konusunda ısrarcı iseniz, bu durum sizi bir tür “apartheid” politikası benimsemeye bile sevk edebilir. İkincisi, azınlık kültürlerinin asimilasyona direnme eğiliminin bu gruplar arasında ayrılıkçılığı besleme ihtimali vardır. En önemlisi de, asimilasyoncu politikaları bireysel özgürlüğe saygıyla bir arada yürütmenin zorluğudur. Bunun pratik anlamı, kültürel olarak farklı unsurların şu veya bu ölçüde baskı altına alınmasıdır.

Türkiye’nin 1980’lere kadar sürdürdüğü ve esas olarak iktisadiymiş gibi görünen otarşi politikasına bir de bu açıdan bakmakta yarar vardır. Asimilasyoncu siyaset konusunda da Türkiye Cumhuriyeti ne yazık ki bir istisna oluşturmuyor. Resmi söylemde –şimdilerde daha sofistike ve kısmen hakşinas bir görüntü içinde- bunun aksinin ileri sürülmesi, yeni rejimin kuruluşundan kısa bir süre sonra benimsediği kültürel türdeşlik amacına uygun olarak hem asimilasyoncu hem de izolasyonist bir siyaset izlendiği gerçeğini değiştirmiyor. Keza, özellikle ilkinin Kürtlere dönük olarak başvurulmuş olan baskı politikasına zemin teşkil etmiş olduğu da açıktır.

Bugün bir tür “günah çıkarma” görüntüsü altında ama daha kurnazca dile getirilen inkârcı tutum, ne ülkenin Kürt nüfusun ağırlıklı olduğu yörelerinin Cumhuriyet tarihinin önemlice bir kısmı boyunca olağandışı –gerçekte hukuk dışı- rejimlerle yönetilmiş olmasını, ne Cumhuriyet’in  “hars vahdeti” sağlama amaçlı sürgün ve iskân politikalarını, ne de resmi eğitim müfredatına bugün bile halâ hakim olan etnik Türkçü ruhu örtebilir. Kürt meselesinde Türkiye’nin bugüne kadar izleye geldiği baskı politikası arızi faktörlerle açıklanacak bir durum değil, tam tersine Cumhuriyet’in siyasi kimliğini etnik Türkçülükle tanımlayan genel tutumunun doğal bir sonucudur.

Onun için, “Türk” kelimesiyle tanımlanan sözde “kuşatıcı” yurttaş kimliğinin etnisiteyi ima eden bir sıfat değil de sırf bir ad olduğunu ancak “tuzu kuru” olanlar söyleyebilir. Alt kimlik-üst kimlik kavramlaştırmasının ima ettiği ahlâki hiyerarşiyi bir yana bıraksak bile, nüfusu oluşturan etnik kimliklerden birinin adına –bu en kalabalık unsur olsa da- bütün farklı kimlikleri kuşatan bir genel kimlik tanımlayıcısı payesi biçmenin siyasi olarak tarafsız bir kimlik tanımı olduğunu hangi vicdan söyleyebilir?...

Bu zihniyetin Kürt meselesiyle ilgili başlıca iki sonucu var: “Türk ulusu” tek ve bütünleşik bir kütle olduğuna ve devlet de bu bütünleşik “Türk ulusu”na ait bulunduğuna göre (“Türkiye Türklerindir”), Türkiye’deki hiç bir grup bu ana bütünden farklı olduğunu iddia edemez. Kısaca, ayrı bir Kürt kimliğinin var olduğu kabul edilemez. İkincisi, devletin merkeziyetçi yapısı ulus-devlet olarak varlığımız bakımından hayatidir, dolayısıyla adem-i merkeziyetçi düzenlemelere, özellikle de onun siyasi türlerine izin verilemez. Bu iki sonucun zorunlu olarak bizi götüreceği üçüncü bir sonuç daha var ki, en fazla kaygı verici olanı da odur: “Bu en yüce değerleri her ne pahasına olursa olsun korumalıyız.”

Şimdi, çeşitli ideolojik endoktrinasyon mekanizmaları aracılığıyla “insanlık durumu”nun gereklerine bu derece aykırı düşünmeye on yıllar boyunca alıştırılmış olan insanların, çeşitlilik, çoğulculuk ve yerel inisiyatifleri onaylayan yeni bir paradigmaya sıçrayacak şekilde “titreyip kendine gelmeleri”nin kolay olmadığı şüphesizdir. Çünkü, yönetim mevkiinde olanların büyük çoğunluğu gibi toplumun büyükçe bir kesimi de bu katı merkeziyetçi ve türdeşçi modelin Türkiye için bir ölüm-kalım meselesi olduğuna inanıyorlar. Ama kanaatimce yanılıyorlar. Yanılıyorlar; çünkü bu olgusal durumun yanlış bir teşhisi olduğu gibi, bunların hiç birisi ne ahlâki birer zorunluluktur ne de hatta birer kaderdir.

CHP’nin Kürt Açılımı konusunda izlediği politika bu anlayışın tipik bir örneğidir. Hatırlanacağı gibi, sayın Deniz Baykal geçenlerde partisinin Kürt sorununun çözümüne ilişkin “kırmızı çizgileri”ni açıklamıştı. Kendi konuşmalarına dayanarak, bu “kırmızı çizgiler”in arkasındaki anlayışı şöyle özetleyebiliriz: “Türk milleti olarak milli kimliğimizin arkasında bin yıllık tarih var. Milli kimlikle etnik kimlik ayrıdır, bunlar birbirine hasım değildir. Herkes milli kimliğin parçası olarak yerini almalı, devlete etnisite karıştırılmamalıdır.”

Bu vesileyle bir kere daha belirtmek gerekir ki, karşı karşıya bulunduğumuz sorunun kaynağı işte tam da bu “ulus-devlet”çi anlayıştır. Türkiye’nin bugüne kadarki resmi söyleminin tekrarından başka bir şey olmayan bu anlayışla değil Kürt sorununu çözmek, böyle bir sorunun varlığı bile teşhis edilemez. Çünkü, bu anlayış açısından, “ayrılıkçı terör” dışında, esasen “Kürt sorunu” diye bir şey yoktur.

Diyorlar ki, Kürtlüğün etnik bir kimlik olmasına karşılık “Türklük” etnik değil “milli” kimliktir. Bu çerçevede, Kürtlerin etnik kimlikleriyle övünmelerinde bir sakınca yok, ama “milli kimliği” de reddetmesinler. İyi ama, Kürtler Kürtlükleriyle övüneceklerse, o zaman Türklerin de Türklükleriyle övünmeleri normal olsa gerektir. Peki o zaman bu iki ayrı övünmenin birbirine rakip olarak ortaya çıkmasını önleyecek olan nedir?...

Galiba, sadece Türklerin sözü. Yani: “Bizim kimliğimiz ‘milli’dir, sizinki ise etnik.” Peki Türkler bunu Kürtlere hangi hakla söylüyorlar? Ahlâki bir temeli var mı bunun? Yok. Çünkü, bu iddianın geçerli olması, Kürtlerin de bunu olduğu gibi kabul etmelerine bağlıdır ki, gerçek durumun böyle olmadığı artık anlaşılmış olmalıdır. O zaman bu iddia için geriye iki “gerekçe” kalıyor: Birisi Türkiye Cumhuriyeti’nin özgül tarihsel tecrübesidir, diğeri ise ulus-devlet paradigmasının “tartışılmazlığı”.

Türkiye’ye özgü tarihsel tecrübeye atıfta bulunmak aslında “tarihsel tesadüf”ün ahlâki olarak bağlayıcı olduğunu ileri sürmektir. Oysa, başlangıçta öyle olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin zamanla kendisini Türklükle tanımlaması ne ahlâki ne de siyasi olarak kaçınılmaz bir durumdu. Yani, öyle olmayabilir ve Türkiye kendisini etnik bir kimliğe atıf yapmaksızın tanımlama yolunu seçebilirdi. Dolayısıyla, vaktiyle bu yolu seçmemiş olmasını kendisinin bugünkü konumu lehine bir kanıt veya gerekçe olarak ileri süremez.

Öte yandan, ulus-devlet paradigması da bu iddia için sağlam bir dayanak değildir. Çünkü bu modelin de arkasında, devlet seçkinlerinin milliyetçi aydınlarla birlikte “ulus” olarak tanımlayıp kurguladıkları bir nüfusu devletle özdeşleştirme irade ve çabaları yatmaktadır. Yani, bu da ahlâki ve siyasi bir zorunluluğun ürünü değildir. Onun için, ulus-devlet temelli gerekçelendirmeler de hiçbir zaman nizayı bitirecek “son söz” olamazlar. Kaldı ki, bu paradigma, sözümona “alt” kimlikler karşısında Türk ulus-devletini desteklemek yerine, onların da kendi ulus-devletlerini kurmalarının bir gerekçesi olarak pekalâ kullanılabilir.

Şu halde, “milli kimlik-etnik kimlik” ayrımı tamamen keyfi olup, bunun hiçbir objektif temeli bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu kavramsal el çabukluğunun Türkler dışındakileri ikna etmesi mümkün değildir. Zaten bugüne kadar en azından Kürtleri ikna edememiştir. Öyleyse, eğer Kürt sorununun barışçı bir çözüme kavuşmasını gerçekten istiyorsak, meşru bir dayanağı olmadığı gibi bizatihi sorunun kaynağını oluşturan bu kandırmacadan artık kendimizi kurtarmalıyız. O çok önemsenen “birlik-beraberlik”i asıl tehlikeye atanın, kurguladığınız bu kimlik hiyerarşisinde saklı olan kendini-beğenmişlik olduğunu artık  anlamış olmamız gerekirdi.

C. AKP’NİN HATALARI

Uzun bir süre partisi aracılığıyla Kürtlerin Türklerle “din kardeşliği” temelinde bütünleştirilebileceğini ümidi taşıyan ve bu yönde bir strateji geliştiren Adalet ve Kalkınma Partisi son zamanlarda bu yanlış perspektifi terk etmiş gibi görünüyorsa da, o da işaret ettiğim bu yeni paradigmanın halâ çok uzağındadır. Hatta, bu sorunun özünün Türkiye Kürtleri arasında son yıllarda iyice güçlenen kimlik bilinciyle ve ona bağlı olarak kendi kimliklerine saygı gösterilmesi talebiyle ilgili olduğunu da iktidar partisinin tam olarak idrak etmiş olduğu söylenemez.

Gerçekten de bu hükümet iktidar dönemi boyunca Kürt sorununu Kürtleri AKP’lileştirerek “çözmek” istediğinin birçok işaretini vermiştir. AKP liderliği bu arada Temmuz 2007 genel seçimlerindeki başarısını, 2009 Mart’ındaki yerel yönetim seçimlerinde Kürtlerin ağırlıkta olduğu yörelerde daha da güçlü bir şekilde tekrarlayarak Kürtleri önce kendi partisine, sonra da bu yolla sisteme entegre etme stratejisi izledi. Ne var ki, AKP’nin bir tür muhafazakâr Kemalist bakış açısından kaynaklanan Kürtleri “partilileştirmek yoluyla bütünleştirme” hesabı tutmadı. Ama bu hesap, belirttiğim gibi, AKP’lilerin de meselenin özünde yatan kimlik sorununu görmezden geldiklerini veya bunun farkında bile olmadıklarını gösterdi.

Dindar muhafazakârlar halâ sanıyorlar ki, Osmanlı dönemindeki “din kardeşliği”ni yeniden tesis eder ve bir de Kürtlere “hizmet” götürürsek kimlik sorunu diye bir şey kalmaz. Oysa, bu iki noktada şimdiye kadar yapılmış olan hataların Kürt sorununun kronikleşmesindeki etkisi açık olmakla beraber, bu hataları telâfi etmek eski durumu artık geri getiremez. Çünkü, bunu ortaya çıkaran sebepler ne olursa olsun, “Türk milliyetçiliği”ne karşı bir hissiyat ve psikoloji Kürtler arasında artık kökleşmiş durumdadır. Kaldı ki, modernliğin şartları içinde din ortaklığı bilinci toplumda farklı siyasi ve ideolojik ayrımların ortaya çıkmasını önleyemez. Öte yandan, din temelli bir politika olsa olsa sadece muhafazakâr-dindar bir partinin iktidarda olduğu dönemlerde kısmen etkili olabilir; yani buna hiçbir halde genel bir çözüm olarak bakılamaz. Demokratik siyasetin çoğulculuğu böyle bir bütünleştirme politikasının kalıcı olmasına elverişli değildir.

Bana öyle geliyor ki, AKP Kürt nüfusun ağırlıklı olduğu bölgenin ‘AKP’lileştirilmesi’ hedefinden halâ tam olarak vaz geçmiş değildir. Başbakanın zaman zaman bu bölgeye yatırımların teşvik edilmesi yönündeki çalışmalara işaret etmesi de bu anlayıştan bağımsız olmasa gerektir. Ne var ki, AKP açısından başarılı olsa bile, bu stratejinin ona sağlayacağı avantaj ölçüsünde Kürt meselesinin çözümüne katkı yapacağı şüphelidir. Çünkü, bu yaklaşımın arkasında yatan teşhis yanlıştır. Bu teşhis, meseleyi ‘Kürt meselesi’ olarak değil de bölgesel bir geri kalmışlık veya ihmal edilmişlik meselesi olarak görmektedir. Zannedilmektedir ki, bölgeyi iktisadi ve sosyal olarak kalkındırır ve bölgeye refah getirir, bir de ‘din kardeşliği’ fikrini bir şekilde işlersek, bu sorun çözülür.

AKP iktidarının Kürt nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeyle ilgili politikasının bir parçasını da, bölgeyi AKP’lileştirmek hedefiyle tutarlı olarak, DTP’nin dışlanması oluşturmuştur. AKP’nin, son mahalli seçimlerde Kürt nüfusun çoğunluğu oluşturduğu yerlerde elde ettiği sonuçtan rahatsız olduğunu, hatta hayal kırıklığına uğradığını biliyoruz. Bu hissiyat, epey bir süredir izlemekte olduğu, Kürt sorununu Kürtleri “AKP’lileştirerek” çözme siyasetinin işe yaramadığını AKP’nin kendisinin de görmesiyle ilgili. Onun içindir ki, hükümet bir ara bu hayal kırıklığının etkisiyle DTP’nin üstüne gitmeye karar verdi ve bu yolda statüko güçleriyle işbirliği içine girmekte de beis görmedi. DTP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının AKP’nin bu konudaki stratejisini nasıl etkileyeceği ise henüz tam olarak netleşmiş görünmüyor.

D. NASIL BİR YOL HARİTASI?

Hiç şüphe yok ki, Kürt sorunu çözülmeden Türkiye ne huzura kavuşabilir, ne özgürleşebilir, ne de refaha erebilir. Bunların hepsi de elbette genel olarak Türkiye halkının özlemi ve ihtiyacıdır, ama mesele şu ki Türkiye’nin genel iyiliği Kürtlerin iyiliğinden geçiyor: Kürtler huzur ve refaha kavuşmadan Türkiye huzura ve refaha kavuşamaz,  Kürtler özgürleşmeden Türkiye özgürleşemez.

1. Barışı Kurmak

Kürt sorununun en büyük maliyeti şüphesiz sebep olduğu muazzam boyutlardaki insan kayıplarıdır. Başka hiçbir şey bu insani maliyetten önemli değildir. Onun içindir ki, ölümleri durdurmak, sorunun çözümünün getirebileceği, düşünebilen veya şu anda aklımıza gelmeyen bütün diğer maliyetlere katlanmaya değer. Hiçbir yasak, hiçbir “kırmızı çizgi”, hiçbir tabu habire çocuklarımızın hayatlarının baharında sönüp gitmelerine göz yummayı haklı gösteremez.

Bu da her şeyden önce ülkede huzur ve barış ortamını tesis etmeyi, “barışı kurma”yı zorunlu hale getiriyor. Bu bakımdan, PKK’nın silâh bırakmasını temine dönük girişimler fevkalâde önemlidir. PKK’yı “dağdan inme”ye özendirecek, bir dizi hukuki ve idari tedbirlerin alınması gerekiyor. Bu sağlanabilirse, maalesef son çeyrek asırdır izlenen yanlış ve baskıcı siyasetlerin de etkisiyle meydana gelen hadsiz hesapsız ölümler ve sayısız dramlar artık yavaş yavaş bitecek, “yaralar sarılacak” demektir. Ama huzur ve barışın tesisi sadece “silâhların susması” ile sağlanabilecek bir amaç değildir. Bu elbette gereklidir, önceliklidir, acildir, ama yeterli değildir. Bunun sağlanması için uğraşılırken eş zamanlı olarak “barış kuran” önlemler de alınmak zorundadır. Bunun da ilk şartı. Genel bir “onarım süreci”ni devreye sokmaktır. Bu olmadan Türkiye’de toplumsal barışı tesis etmek de mümkün değildir. Onun için, PKK’ya yönelik operasyonların yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Açıktır ki, bu tür yollarla PKK’yı “dağdan indirmek” veya tasfiye etmek mümkün değildir.

Öte yandan barışı kurmak Türkiye Kürtlerinin çoğunluğunun kendi temsilcisi/sözcüsü olarak gördüğü siyasi hareketi –ve hatta “örgüt”ü- yok sayarak elde edilebilecek bir amaç değildir. Bu mesele gerçekten çözülecekse, sadece uluslararası dengelerin değişmesine güvenerek ve kuvvet yoluyla değil, fakat BDP’yi de devreye sokarak ve anayasal reformları da içerecek daha geniş bir sosyal-siyasi tedbirler paketi yoluyla çözülecektir. Kürt sorununda eğer gerçekten demokratik bir çözüm isteniyorsa, bu sürece Kürt siyasi hareketinin aktif olarak katılması bir zorunluluktur. Bu PKK’nın resmen muhatap alınmasını gerektirmezse de, onu büsbütün yok sayan bir tutumdan da kaçınmak şarttır. Onun için, DTP-BDP çizgisini “terörist örgütle arasına mesafe koyma”ya zorlamanın hiçbir yararı yoktur. Bu arada, çözüm için MGK’nın ve diğer devlet kurumlarının desteğini yeterli görmek veya “kurumlararası uzlaşma”yı esas almak Kürtlerin bu girişimi Devletin tek taraflı bir girişimi olarak algılamalarına yol açıyor ki böyle bir tutumun çözüme pek de hizmet etmeyeceği açıktır.

Kürt Açılımının bir “devlet projesi” olarak görülmesinin Kürtlerin bu meseledeki kuşkuculuğunu artırabileceğini hesaba katmak gerekir. Çünkü “Devlet” kavramı “Fırat’ın Doğusu”nda aşağı yukarı Ergenekonvari bir derin örgütlenmeyi çağrıştırmaktadır. “Devlet projesi” algısının başka bir sakıncası da, Kürtler arasında bu Açılımın asıl amacının PKK’yı tasfiye etmek olduğu kuşkusunu doğurmasıdır. Bu algının yerleşmesi de çözümü çıkmaza sokabilecek ciddi bir etkendir.

Ayrıca, barışı kurmak silâhların susmasının ötesinde, Kürtlerin “hakkını teslim” etmeyi de gerektiriyor. Buna her şeyden önce “Kürtlerle helâlleşmek”le; kendilerine bugüne kadar yaşatılan acıları anladığımızı, bunun faillerini onaylamak şöyle dursun, aksine onlardan utanç duyduğumuzu Kürtlere hiç değilse hissettirmekle başlamak gerekiyor. Bir psikolojik ve manevi “onarım süreci”ne ihtiyaç var. Bunların başında, “Devlet”in Kürt kimliğini açıkça tanıması ve şimdiye kadar Kürtlere reva gördüğü baskılardan dolayı kamu önünde özür dilemesi gelmektedir. Bu arada, “açılım” sürecinde alınacak tedbirlerin de bu anlayışa uygun olarak yürütülmesi gerekiyor. Devlet Kürtlerin yaralarını sarmalı, mağduriyetlerini gidermeli, onlara yapılan zulmü maddi olarak da telâfi etmelidir. Bunlar yapılmadan başvurulacak diğer sosyo-ekonomik tedbirler de sonuç vermeyecektir.

Bu çerçevede, Kürt sorununa ilişkin resmi söylem ve tutumun esaslı bir şekilde değişmesi gerekiyor. Bunun ilk şartı “Türklük” odaklı dilin terk edilmesi ve “birlik-beraberlik” söyleminin yerine çoğulcu bir dilin geçirilmesi olacaktır. Ayrıca, resmi makamlar söz ve tavırlarında Kürt sorununun ortaya çıkmasında devletin kusuru yokmuş gibi düşündükleri izlenimi vermekten kesinlikle vazgeçmeli ve bu meselede şimdiye kadar izlenmiş olan resmi tutumun yanlış olduğunu açıkça dile getirmelidirler.

Mesele sanki Kürtlerin “mızıkçılık” yapmasından, bu arada bazılarının haylazlık yapıp dağa çıkmasından kaynaklanmış da şimdi “Devlet “ iyi niyet göstererek Kürtlere bir lütufta bulunuyormuş gibi konduğu sürece, atılan hiçbir olumlu adım fayda vermeyecektir. Kürtlerin psikolojisini görmezlikten gelmenin çözüm çabalarını baştan çıkmaza sokacağının artık anlaşılması gerekiyor.

2. Demokratik Çözüm İçin Bir Çerçeve

a) Siyasi Kimliğin Yeniden Tanımı ve Yurttaşlık Sorunu

Kürt sorununun demokratik çözümü, her şeyden önce, Türkiye’nin yeni bir yurttaşlık anlayışına geçmesini zorunlu kılıyor. “Anayasal yurttaşlık” tezi bağlamında da dile getirildiği üzere, soy ve dil birliğine dayanan bir “ulus” anlayışıyla çok-kültürlü toplumlarda siyasi kimliği tanımlamak ve dolayısıyla siyasi sadakat sorununu çözmek mümkün değildir. Etnik, kültürel ve dini farklılıkların karakterize ettiği bir toplumda siyasi sadakat kültürel birliğe (“ulusal kültür”e) değil fakat ancak liberal-demokratik bir anayasanın norm ve değerlerine dayanabilir. Ancak, demokratik perspektif açısından, çoğulcu bir toplumdaki farklı hayat tarzları karşısında tarafsız olan bu norm ve değerlerin bütün yurttaşların müzakereci bir kamusal tartışmaya aktif katılımı yoluyla oluşturulması gerekir.

Türkiye’nin esas olarak etnik ve kültürel kimliğe dayalı geleneksel resmi yurttaşlık anlayışının bu yeni yurttaşlık anlayışıyla uyumlu olmadığı açıktır. Türkiye’nin halihazırdaki anayasal-hukuki yurttaşlık tanımı etnik imaları olan bir tanımdır. Ayrıca genel olarak da Anayasanın dayandığı ilkeleri evrenselci ve tarafsız olmaktan çok yerelci ve “Türklük” yanlısıdır. Kaldı ki, bu anayasal ilkeler kapsamlı bir demokratik katılıma dayalı müzakereci bir sürecin ürünü de değildirler. Onun içindir ki, Türkiye’nin siyasi kimliğinin etnik ve kültürel türdeşlik anlayışından arındırılmış bir şekilde ve daha soyut demokratik ilkeler ve normlarla yeniden tanımlanmasına ihtiyaç vardır. Bu çerçevede en başta yurttaşlığı “Türklük”le tanımlamaktan ve toplumu bir “etnik Türkler cemaati” olarak görmekten vaz geçmeliyiz.

Mamafih bu yeni anlayışın belli bir etnik kimlik sorununa cevap olmaktan çok, genel bir perspektifi yansıttığını ve farklı etnik kimliklerin resmen tanındığı bir tür “kimlikler anayasası” öngörmediğini de hatırda tutmak gerekir. Çünkü, bu model farklı kimliklerin ayrı kompartmanlar şeklinde yan yana durmasını değil, fakat onların bir tür sivil bağ olarak işlev görecek soyut-anayasal ilke ve değerler temelinde beraber-yaşamalarını öngörmektedir. Bu ise, başka şeyler yanında, yeni anayasal değer ve normların oluşturulması sürecine Kürtlerin de hem anayasal bir demokrasinin “yurttaşları olarak” hem de Kürtler olarak aktif katılımını gerektirmektedir.

b) Çözümün Çerçevesi

Kürt sorununun demokratik çözümü, bu yurttaşlık anlayışıyla uyumlu olarak, bir yandan devletin resmi bir doktrin olarak milliyetçiliği terk etmesini, öbür yandan da kültürel hakların genel olarak tanınmasını gerektirmektedir. Anayasadan başlayarak baştanbaşa pozitif hukuka ve resmi söyleme hakim olan ‘Türklük’ üzerindeki vurgudan ve ‘Türk devleti’ tanımlamasından vazgeçilmesi gerekiyor. Öyle ki, ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir etnik iddiası bulunmayan bir yurttaşlar cumhuriyeti olduğuna Kürtler de inanabilsinler. Keza, kollektif bir kimlik olarak Kürtlüğü hukuken tanınmasa bile, Kürt kimliğiyle ilgili kültürel talepleri karşılayacak yeni adımlar atılmasına ihtiyaç var.

Aslına bakılırsa, böyle bir tanıma olmasa da hukuken yapılabilecek şeyler var. Bu sorun, her şeyden önce, Türkiye’nin demokratik yoldan yeni bir anayasa yapmasını gerektiriyor. Bu anayasayı, kimlik, yurttaşlık, eğitim ve kültürel ifade konularında –yürürlükteki anayasanın tersine- hakim kimliğin (Türklüğün) etnik rengine büründürmekten kaçınmamız şarttır. Böyle bir anayasa, kimliklerin adlarını vermeksizin de, hem kültürel çeşitliliği hem de bunun gerektirdiği kültürel hakları tanıyabilir. Bu konuda Avrupa Konseyi çerçevesinde yürürlüğe girmiş olan iki sözleşme bize ışık tutabilir.

Nihayet, “Kürt açılımı”nın seçim ve siyasi partiler mevzuatının yenilenmesini ve yerel yönetimlerin özerkliğini de tanıyan idari bir reformu da içermesi gerekir. Bu çerçevede, il ve ilçelerin idari yapısındaki ikiliği de ortadan kaldırarak, seçilmiş olmayan devlet görevlilerini bu idari birimlerin patronu olmaktan çıkarmalıyız.

Bu noktaları biraz daha açarsak: Sözünü ettiğim çerçevenin anayasal-hukuki yönüne gelince: Kanaatimce, Kürt sorununun demokratik çözümünün anayasal-hukuki çerçevesi şu beş esasa dayanmalıdır: (1) etnik tarafgirliğin reddi, (2) kültürel çeşitliliğin tanınması, (3) kültürel haklar, (4) idari adem-i merkeziyet, (5) demokratik katılımın güçlendirilmesi.

“Etnik tarafgirliğin reddi”nden kastım, dibacesinden başlayarak baştanbaşa Anayasanın her türlü etnik imadan arındırılmasıdır. Bunun için en başta, milliyetçi söyleminin zirve noktasını teşkil eden Anayasanın Başlangıç kısmının tümüyle kaldırılması gerekir. Ayrıca, devletin adı konusundaki belirsizliğin (m. 2: “Türkiye Cumhuriyeti”, m. 3: “Türkiye Devleti”; m. 66: “Türk Devleti”) kaldırılması ve bu konuda sadece “Türkiye Cumhuriyeti” teriminin kullanılması (ve tabii, resmi söylemin de buna göre değiştirilmesi), “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” devlet başta olmak üzere milliyetçiliğe yapılan atıfların kaldırılması ve nihayet halihazırdaki etnik esaslı yurttaşlık tanımının (m. 66) Anayasadan çıkarılması gerekmektedir.

Bunu tamamlayan bir adım olarak Anayasada kültürel çeşitliliğin tanınması da bir zorunluluktur. Bu konuda AB Anayasa Taslağının bu konuya ilişkin hükmünden (“Birlik kültür, din ve dil çeşitliliğine saygı gösterir”-m. II-82) ve Kanada Anayasasının Haklar ve Özgürlükler Belgesi’nin 27. maddesinde yer alan şu hükümden yararlanılabilir: “Bu Belge Kanadalıların çok-kültürlü mirasının korunması ve geliştirilmesiyle uyumlu bir şekilde yorumlanmalıdır.” Burada ayrıca Kürtlerin çoğunluk teşkil ettiği bölgelerde Kürtçenin ikinci resmi dil olarak kabul edilmesi de düşünülmelidir.

Kültürel çeşitliliğin tanınması kültürel ifade, dil ve eğitim gibi kültürel haklar güvenceye alınmadan fazla bir anlam ifade etmez. Anadilde konuşma ve ifade yasağı Anayasa’dan zaten çıkarılmıştır. Resmi eğitim-öğretim kurumlarında ana dilini öğrenme hakkının Kürtlere tanınmasına da büyük bir itiraz olacağını sanmıyorum. Bu konuda asıl sorun, devlet okullarında anadilde öğrenim görme hakkının tanınıp tanınmayacağıdır ki, kanaatimce, bunun seçimlik bir hak olarak tanınmasında hiçbir sakınca yoktur. Bu konularla ilgili malum iki Avrupa sözleşmesinin Türkiye tarafından onaylanması halinde –ki bu er geç olmak zorundadır- bütün bu meseleler anayasa değişikliği yapmadan bile çözülebilir.

Bu arada kamu idaresinin demokratik dünyada eşi benzeri bulunmayan halihazırdaki örgütlenme tarzı baştanbaşa değiştirilmelidir. Üniter devlet, çoğu kimsenin zannettiğinin aksine, böylesine aşırı merkeziyetçi ve vesayetçi bir yapıyı zorunlu kılmıyor. Türkiye’nin çok daha adem-i merkezi ve demokratik bir idari yapıya ihtiyacı var. Bu ihtiyaç yerel yönetimlere kolluk, eğitim ve sağlık hizmetleri alanlarında daha fazla yetki aktarılması ve bu yönetimlerin daha fazla mali kaynakla donatılması yoluyla karşılanabilir. Bu adım il ve ilçelerdeki, seçilmiş ve atanmışlar ayrımına ve merkezin vesayetine dayanan ikili yapıya son verilmesiyle tamamlanmalıdır. Atanmış memurlar olan kaymakam ve valinin görev yaptıkları yerlerdeki seçilmiş kurul ve makamlar üstündeki vesayeti demokratik anlayışla bağdaşmamaktadır.

Nihayet, ulusal parlamentoda Kürtler için bir temsil kotası getirilmesi düşünülebilir. Bu olmasa bile, en azından seçim mevzuatında Kürt siyasi hareketinin temsilini kolaylaştıracak değişiklikler yapılabilir. Bu da seçimlerde ulusal barajın %4 veya 5 seviyesine indirilmesiyle pekalâ sağlanabilir.

(Stratejik Boyut, Yıl 2 Sayı 6 (Ocak-Şubat 2010), ss. 8-18.)

 
Mustafa Erdoğan - Yargının darbe süreçlerindeki rolü PDF Yazdır e-Posta
Mustafa Erdoğan   
Pazartesi, 28 Aralık 2009 00:00
Şüphe yok ki, olağan bir demokratik hukuk devletinde "yargının darbe süreçlerindeki rolü" diye bir şeyden bahsetmek tuhaf ve son derece yakışıksız bir şey olurdu. Gerçi, her rejimde adli sistemin bir işlevi de kurulu düzenin korunmasına hizmet etmektir.

Ama mahkemeler bunu genellikle belli ölçüde adalet dağıtarak sistemin meşruluğunu pekiştirmek suretiyle, yani dolaylı olarak yaparlar. Diğer kamu otoritelerinin ve başka kişilerin yapıp ettiklerinden zarar gören mağdur ve mazlumların son sığınak olarak hiç değilse mahkemelere başvurup haklarını elde edebilecekleri inancını korumaları herhangi bir sistemin meşruluğu için son derece önemlidir.

Devamını oku...
 


Sayfa 1 > 3

libertebanner