Perspektif
Piyasa Medeniyeti PDF Yazdır e-Posta
Atilla Yayla   
Perşembe, 23 Aralık 2010 10:50

Piyasa Medeniyeti
Prof. Dr. Atilla Yayla


Giriş
Piyasa ekonomisine yönelik eleştirilerin övgülerden çok daha fazla olduğu açık bir gerçektir. Bazıları bunun böyle olmadı¬ğını, tam tersine, piyasa ekonomisine mütemadiyen övgüler yağdırıldığını ve hatta piyasanın bir nevî fetiş hâline getiril¬diğini iddia edebilir ve nitekim etmektedir de.(1) Ne var ki, entellektüel muhitlere yapılacak biriki ziyaret, ilgili kitapla-rın/yazıların hızla gözden geçirilmesi ve hatta büyük şehirle¬rin işlek kitapçılarının raflarında yapılacak yarım saatlik bir gezinti her meşrepten sağcı ve solcu kollektivistlerin piyasa ekonomisine yönelik temelsiz eleştirilerinin ve hiddetli, amansız ve insafsız saldırılarının ne denli yaygın ve yoğun olduğunu görmeye yetecektir. Bu saldırıların önemli bir bö¬lümü önyargılardan, ideolojik düşmanlıktan, günah keçisi bulmanın psikolojik rahatlatıcılığından kaynaklanmaktadır. Eleştiriler arasında ise ciddiye alınmaya değecek derecede bilgiye ve usulüne uygun tahlile dayananlar, böylece piyasa ekonomisi taraftarlarını tamamen veya kısmen görüş değiş¬tirmeye veya çeşitli görüşlerini gözden geçirmeye zorlayanlar yok denecek kadar azdır.
Tuhaf -belki de hiç tuhaf olmayan- bir şekilde, piyasa ekonomisi eleştirisi yapanlar, genellikle, sadece piyasa eko¬nomisi karşıtı yazarlara/filozoflara atıf yapmakta, piyasa eko-nomisi taraftarı yazarları/filozofları ya bilmemekte veya ka¬sıtlı olarak ihmal etmektedir.(2) Bu eleştirilerin çoğuna sanki hiç cevap verilmemiş yahut zaten cevap verilmesi imkânsız¬mış gibi bir tavır takınmaktadır. Daha da garibi, piyasa eko¬nomisini hedef alan eleştirilerin, eleştirmenlerin kafasındaki iktisadî modeli kendiliğinden doğruladığı, piyasa ekonomi¬sine alternatif model(ler)in ondan peşinen daha başarılı ola¬cağını kanıtladığı varsayılmakta, dolayısıyla, eleştirmenler kendi modellerini yeterince ayrıntılı şekilde anlatma ve okuyucuyu haklılıklarına ikna etme zahmetinden kurtul¬maktadır.
Piyasa ekonomisine yönelik eleştiriler tozu dumana kata¬rak peşpeşe sıralanırken yapılan bir diğer hata –belki de kul¬lanılan akıllıca ve tesirli bir taktik- piyasanın ilke düzeyinde mi yoksa pratik düzeyinde mi tenkit edildiğinin belirsiz bıra¬kılması, daha doğrusu, eleştiri düzlemlerinin kasıtlı ve keyfî olarak birbirine karıştırılmasıdır. Eleştirmenler hem teorik hem pratik zemin üzerinde kıvrak bir şekilde kaymakta, bi¬rinde sıkışırsa öbürüne sıçramaktadır. Meselâ, piyasa eko¬nomisinin zenginlik yaratmada alternatiflerinden çok daha üstün olduğu inkâr edilemeyecek bir şekilde ispat edilmek üzereyse, tartışma hemen piyasanın dayandığı ilkelere kaydı¬rılmaktadır. Veya, piyasanın ilke/teori seviyesinde alternatif¬lerinden üstün olduğu reddi imkânsız kılan bir ikna edicilikle ortaya konuyorsa, tenkitler hemen pratiğe nakledilerek piya¬sanın yarattığı söylenen ve gayri âdil olduğuna inanılan eşit¬sizlikler gündeme getirilmektedir. Bu tavır, dengeli ve an¬lamlı bir tartışma yapmayı neredeyse imkânsızlaştırmaktadır. Böylece, piyasa, her durumda, “kötü”, “zararlı”, “vahşi” bir şey olarak takdim edilmektedir.
Piyasa ekonomisine geçmişte yöneltilen ve günümüzde yöneltilmekte olan bütün eleştirilere verilen mantıklı, müdellil ve ikna edici cevapları ihtiva eden hayli geniş bir li-teratür vardır. Benim bu yazıdaki amacım bu eleştirilerin en çok dile getirilenlerini dört ana başlık altında ele alarak de¬ğerlendirmek ve piyasa ekonomisinin, maziden bugüne ve istikbale, medeniyetimizin en önemli parçalarından birini teşkil ettiğini göstermektir.
Piyasa Ekonomisi ve Ahlâk
Piyasa ekonomisine yönelik klasik bir eleştiri, piyasa ekono¬misinin kurumlarının ve mübadele ilişkilerinin ahlâkî temel¬lere dayanmadığı veya ahlâksızlığı teşvik ettiğidir. Bu eleşti¬rinin başlıca dayanaklarından biri, piyasa ekonomisinin esas aldığı insanın bencil, kişisel çıkar arayışı içinde olan birey ol¬duğu yolundaki görüştür. Buna göre, piyasa ekonomisinin bireyi, bir iktisadî aktör olarak, kendi menfaatinden başka bir şey düşünmez. Kendi menfaatini temin etmek için, hiçbir kural tanımadan, yani ahlâk (ve hukuk) kurallarını hiçe saya¬rak, amansız bir iktisadî faaliyete girişir. Bundan dolayı, pi¬yasanın kontrol edilmesi, insanların, çıkarları uğruna ahlâk tanımazlık yapmasının, ahlâk kurallarını ihlâl etmesinin en¬gellenmesi gereklidir. Ayrıca, piyasa ekonomisinin ahlâkî tahripkârlığı bireylerin iktisadî faaliyetlerinde olduğu kadar, şirketlerin faaliyetlerinde de tezahür etmektedir. Bu yüzden, şirketlerin de kontrol altına alınması ahlâkın korunması için şarttır. Hatta, bu amaçla ayrı bir ahlâk kolu geliştirilmelidir. Son olarak, rekabet de, iktisadî yıkıcılığına ilâveten, ahlâkın altını oymaktadır; dolayısıyla, rekabet de sınırlanmalıdır.
Kabaca özetlediğim bu eleştirinin hiçbir doğru tarafı yoktur. Bu eleştiriyi ısrarla ve tekrar tekrar dile getirenlerin çoğunun gerek insan tabiatı, gerek ahlâk, gerekse piyasa ekonomisinin temelleri ve işleyişi hakkında yeterli bilgiye sa¬hip olmadığı anlaşılmaktadır. Piyasa ekonomisi, iddia edildi¬ğinin aksine, ahlâkla bir çelişki içinde değildir; ahlâkın zaten varolduğu ve fonksiyonlarını icra ettiği bir ortamda yaşama¬sının yanı sıra, ahlâka ihtiyaç duyar ve de ahlâksız davranışı değil, ahlâklı davranışı teşvik eder.(3)3
Ahlâk, insanın insanla ilişkisinden, yani insanların toplum hâlinde yaşamasından doğan bir kurallar demetidir. Gelenek¬sel görüş, ahlâkın, iyi olan şeyle kötü olan şeyi veya iyi dav¬ranış ile kötü davranışı birbirinden tefrik etmemize yardım eden kurallardan oluştuğunu düşünür.4 Burada iyi ve kötü¬nün bir ölçüde de olsa ahlâk dışında veya ahlâktan önce be¬lirlenmesi sözkonusu olabilir. Başka bir deyişle, aslında ahlâk iyi ve kötüyü belirlememekte, zaten belirlenmiş olan iyi ve kötünün insanlar tarafından öylece benimsenmesini ve yerli yerinde olmasını sağlamaktadır. Mamafih, ahlâka tek bakış yolu bu değildir. Bazı yazarlar –meselâ Hume- ahlâkın temel fonksiyonunun, iyi ile kötüyü ayırdetme ölçüsü temin et¬mekten çok, hayatımıza öngörülebilirlik getirmesi olduğunu düşünmüştür...
Nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, nasıl doğduğuna inanılırsa ina¬nılsın, ahlâksız bir insan toplumu olmayacağını ve insanların ahlâk kurallarını sosyalleşme süreci içinde öğrendiğini herkes kabul etmektedir. Bir bebek, hiçbir ahlâk kuralı tanımayan ve sadece ihtiyaç ve insiyaklarının peşinde koşan bir varlıktır. Büyüdükçe, uyması gereken ve kendisini sınırlayan kuralların bulunduğunu öğrenecektir.(5)  Dolayısla, reşit hâle geldiğinde (yani 18 yaş civarında) ve hatta daha evvel, ondört-onbeş yaşlarında (yani ergenlik çağına ulaştığında), toplum içinde yaşamayı ve bunun bir gereği olarak ahlâk kurallarına uy¬mayı çoktan öğrenmiş olacaktır.
Buradan çıkartılacak sonuç, insanî oluş ve yaşayışın baskı altına alınarak çarpıtılmadığı toplumlarda, bireyin, iktisadî faaliyet yürütebilecek hâle geldiğinde, ahlâk kurallarını çok¬tan öğrenmiş ve yaşayış içinde onlara uyuyor olacağıdır. Bu, bütün bireylerin tüm ahlâk kurallarına her zaman ve mutlak olarak uyacağı anlamına gelmez; nitekim ahlâk kurallarının ihlâl edildiğine zaman zaman rastlanır; ama ahlâk kuralları¬nın sürekli olarak ve sistematik biçimde ihlâli, ilk etapta, özelde, bireyin toplumdaki yaşayışını ve daha sonra, genel olarak, toplumsal hayatı imkânsız hâle getirir. O yüzden, in¬sanlar ahlâk kurallarına uyarlar, onları –en azından alenî bi¬çimde- ihlâl etmemeye çalışırlar ve ihlâlleri yapanları hizaya getirecek mekanizmalar toplumlarda kendiliğinden gelişir.
Bu kuralların içselleştirilmesi öylesine güçlüdür ki, kural¬ları ihlâl edenler dahi bundan dolayı müeyyidelendirilmelerini normal karşılar, bir itirazda bu¬lunmazlar. Hatta, bazı durumlarda, müeyyidelendirilmelerini sağlamaya çalışırlar. Ahlâk kurallarına uyma durumu, tabia¬tıyla, iktisadî faaliyet alanında da tezahür eder. Piyasa eko¬nomisi içinde, bireylerin, iktisadî etkinliklerinin ahlâkla bağ¬lantılı kısımlarında/türlerinde, ahlâk kurallarına âdeta oto-matik bir şekilde uyuyor olmaları beklenir. Bunun böyle ol¬masının çeşitli sebepleri vardır.
Bir kere, bir ahlâk kodunu içselleştirmiş olan bir kimse iktisadî faaliyete başlayınca otomatikman bu ahlâk kodlarını bir kenara atacaktır diyemeyiz. Bu kurallar insanın canı iste-yince çıkarıp askıya asabileceği, canı isteyince de üstüne ala¬bileceği bir eşya değildir; insanın varoluşunun bir parçasıdır. O hâlde, ahlâk kuralları seti insanın iktisadî faaliyetlerinin en azından bir kısmı üzerinde etkili olacaktır. İkincisi, birey ah¬lâk kurallarına uymama eğiliminde olsa bile, bunu alışkanlık hâline getirmeyecek, getiremeyecektir. Çünkü, eğer şu veya bu sebeple ahlâk kurallarını ihlâl edecek olursa, bunun, kısa vadede çıkarına olduğunu düşünse ve gerçekten öyle olsa bile, uzun vadede aleyhine olduğunu anlayacak, öğrenecek¬tir.(6)6 Veya, toplumsal hayatın akışı içinde bu kendisine anla¬tılacak, öğretilecektir. Meselâ, iktisadî ilişkilerin yazılı belge¬ler değil, karşılıklı sözler üzerinden yürüdüğü bir yerde, sö¬zünde durmayan bir kimse, böyle davranmasının, karşı ta¬raf(lar)ı ikna edici, mâkul, kabul edilebilir ve meşru gerekçe¬leri yoksa, aleyhine olduğunu, yaşayarak tecrübe eder. Ken¬disiyle temasın azaltıldığına; sadece söz vererek iş ilişkilerine giremediğine; kendisinden teminat istendiğine; şöhretinin lekelendiğine şahit olur. Bu yüzden iş âleminde herkes sö¬zünde durmaya çalışır. Kimse sözünü tutmamaktan mutlu¬luk duymaz. İş dünyasında sözüne sadık olmak o kadar önemlidir ki, ticaret hayatında en büyük sermayenin itibar olduğu sık sık söylenir.
Piyasanın, sözünde durma ahlâkî ilkesini teşvik etmekte ve korumakta ne kadar tesirli olduğunu daha iyi anlamak için, sözünde durmayan piyasa aktörünün yukarıda tasvir edilen hâlini, aynı şeyi yapan politikacı ve bürokratın duru¬muyla karşılaştırabiliriz. Siyasî ve bürokratik ortam sözünde durmamayı daha çok teşvik edicidir. Çünkü orada ilişkiler dolaylıdır, sorumluluk ise anonim. Halka verdiği sözde dur¬mayan politikacı dört yıl sonra ve sadece yeniden seçilmeye¬rek müeyyidelendirilebilir, bürokrata ise hemen hemen hiçbirşey yapılamaz.
Ancak, en başta söylediğim gibi, piyasanın ahlâkla bir çe¬lişki içinde olduğu tezi, genellikle, kişisel çıkar arayışına ya¬pılan vurguya dayanır. Burada da birçok yanlışlık içiçedir. Evvelâ, bütün piyasa ekonomisi taraftarı yazarların, piyasa ekonomisi teorilerini, negatif olarak klişeleştirildiği anlamda, bir kişisel çıkar arayışı kavramına dayandırmadığı bir gerçek¬tir. O kadar ki, genellikle bu görüş kendisine atfedilen A. Smith bile kişisel çıkar arayışı kavramını sisteminde bu kaba anlamında istihdam etmez.(7)7 Piyasa ekonomisi, kişisel çıkar arayışı içindeki insan mefhumundan ziyade, Hayek’in for¬müle ettiği şekilde, kendi bilgi ve imkânlarını kendi ilgi çer¬çevesi içinde kullanan insan fikrine dayanır. Başka bir şekilde ele alındığında, piyasa ekonomisinin özü, temel iktisadî ka¬rarların iktisadî aktörler tarafından desantralize şekilde alın¬masıdır. Kişisel çıkarını azamîleştirme arayışındaki iktisadî insan nosyonu, daha ziyade, bir modelleme çabası içinde olan liberal iktisatçılarda –meselâ Şikago Okulu’nda- dikkat çeker ve burada da yapılan şey bilimsel çalışma yöntemlerin¬den birini kullanarak bir model geliştirmeye çalışmak ve bunu mümkünse test etmektir.(8)8 Bu şekilde modelleme çalış¬ması sadece iktisatçıların ve iktisatçılar arasında da yalnızca liberal iktisatçıların başvurduğu bir yöntem değildir elbette.
Sâniyen, insanların kişisel çıkarını azamîleştirme peşinde koşan varlıklar olduğunun kabul edilmesi kendi başına bir olumsuzluk teşkil etmez. Hem çıkar kavramı sadece maddî olanı kapsamakla kalmayıp manevî olanı da ihtiva edebilir; hem de çıkar arayışının piyasa ekonomisini eleştirenlerce ka¬bul edildiği veya zannedildiği gibi sadece rahatsız edici tip-lemelere malzeme yapılan işverenlere, işadamlarına mahsus olması gerekmez. Emekçi tâbir edilenler, yani işçiler ve me¬murlar da kişisel çıkarlarını azamîleştirme peşinde olabilir. Meselâ,  ortalama bir işçi, aynı maaşla daha az iş yapmak, aynı işle daha çok para kazanmak, düşük ücret veren işyeri yerine yüksek ücret veren işyerinde çalışmak istemez mi? Veya bir memur “vatana/vatandaşa (Türkiye’de devlete) hizmet” için mi devlet dairesinde ömür doldurur, yoksa ha¬yatını kazanmak için mi? Ona on katı maaş teklif etseniz, “ben kişisel çıkar peşinde değilim” diyerek yerinde mi kalır? O hâlde, kişisel çıkar arayışı hem fıtrî olarak kötü bir şey de¬ğildir hem de bir insanî özellik olarak herkese aittir; insan tabiatının bir parçasıdır.
Sâlisen, kişisel çıkar arayışı peşinde koşmanın kendisi ah¬lâksızca ve zararlı bir davranış değildir. İnsanların kendini düşünmesi meşru ve insanîdir. Kişilerin kendi kendini dü¬şünmesi ve kendi başının çaresine bakması, başkalarına yapa¬bileceği en büyük “iyilik”lerden biridir; çünkü bunu yapa¬maması veya yapmaması hâlinde başka insanlara yük olması tehlikesi doğacaktır. Ayrıca, kişisel çıkar kavramına bireyin yalnızca kendisinin değil, akrabalarının ve dostlarının çıkar¬ları/iyilikleri de girer; yani bir bireyin kişisel çıkar arayışı ya¬kın çevresine de çok fayda sağlayabilir. Hatta, kişisel çıkar arayışı, bütün insanlara fayda sağlayacak keşif ve icatların anahtarı olabilir. İnsanî vasıflar açısından ele alındığında da kişisel çıkar arayışının çalışkanlık, tutumluluk, girişkenlik, akılcılık, işbirliğine yatkınlık, sorumluluk, dakiklik gibi, medenî hayatın gelişmesinde büyük rol oynayan önemli er¬demlerin başlıca kaynakları arasında olduğu görülmektedir.(9)9
Piyasa ekonomisini ahlâksızlıkla ilişkilendirmede, insanların çoğunun zihnine yerleşen bazı şablonların etkili olduğu görülür. Bunlardan biri, hemen hemen herkesin kafasında belli belirsiz bir yer işgal eden “âdil fiyat” nosyonudur. Âdil fiyat, nedense,  genellikle, %25 civarında gezinen bir kâr oranının ticarette meşru olduğu kanaatiyle ilişkilidir. Bir ma¬lın satıcısının o maldan %25’ten fazla –meselâ %50 veya %100- kâr elde ettiğini öğrendiğimiz zaman o kimseyi insaf¬sızlıktan ahlâksızlığa uzanan bir yelpazede bir yere yerleştir¬meye meyilliyizdir. Zannederiz ki, bir malın satış fiyatı onun maliyetine mâkul bir kâr oranının (%25) eklenmesiyle ortaya çıkan fiyat olmalıdır; fazlası haksızlıktır, hatta ahlâksızlıktır. Oysa, biz, alıcılar olarak, bir malın satıcıya gerçek maliyetini nadiren bilebiliriz. Ayrıca, bir malın satış fiyatı, çoğu zaman zannettiğimiz gibi, sadece düz maliyetle belirlenemez. O malın arz ve talebine ilâveten, bildiğimiz ve bilmediğimiz maliyet kalemleri ve satıcının istikballe ilgili beklentileri de fiyat seviyesinde rol oynar. Eğer üreticilere ve pazarlamacı¬lara, sabit bir kâr yüzdesiyle belirlenen bir fiyatı kamu otoritesi marifetiyle empoze edersek, hiçbir sanayi/ticaret erbabı yaşayamaz, herkes üretime son verir, dükkânını kapatır ve biz ihtiyaçlarımızı düzenli ve istikrarlı bir şekilde temin edemeyiz; temin edebiliyor olsak dahi, bunu, eskiden şikâyetçi olduğumuzun çok üstünde bir fiyat ödemeye razı olarak, daha düşük kaliteye katlanarak ve istikrarsız bir şekilde yapa¬biliriz.
Mamafih, bunun söylenmesi üreticilerin/satıcıların tüketi¬cilerden malları karşılığında alabilecekleri en yüksek fiyatı almaya çalışmayacaklarının varsayıldığını göstermez. Âdil fi¬yat nosyonuyla hareket ederek satıcılara fiyat empoze etmek, hem ahlâka aykırıdır hem de, yukarda söylendiği gibi, etkin¬sizlik ve hatta kıtlık yaratacaktır. Ancak, üreticile¬rin/satıcıların müşteriyi fahiş fiyatlarla mal/hizmet almaya mecbur bırakmasının önüne de geçilmesi gerekir. Bunu ya¬pacak olan rekabettir. İşte burada rekabetin, bırakın ahlâkı tahrip etmek, tam aksine, ahlâka yaptığı büyük katkı ortaya çıkar. Rekabet, tüketicileri bir veya birkaç iktisadî birimin kölesi olmaktan kurtarır, onlara geniş bir tercih yelpazesi sağlar ve malları ve hizmetleri gittikçe daha kaliteli şekilde ve daha ucuza elde edebilmelerini sağlar.(10)10 Bir başka deyişle, re¬kabet, tüketicilerin üreticiler  ve satıcılar tarafından istismar edilmesini önler.(11)11
Piyasa ekonomisi, zaten, başından itibaren ahlâkî bir ze¬mine oturur. Çünkü, o, negatif insan haklarına dayanır. “Serbest piyasa birey hakları, veya, ... negatif statü hakları denilen haklara dayanan bir ekonomik ve sosyal sistemdir. Bu haklar davranışta bulunma haklarıdır kişinin hayatını sürdürmek ve geliştirmek için gerekli bütün davranışları yapma ve bir şey üretme, kazanma ve istediği şekilde kul¬lanma ve tasarruf etme hakları. Bu anlamda hak sahibi ol¬mak, ahlâkî olarak, diğer insanları (hak sahibine karşı) fizikî baskıdan, zorlamadan, müdahaleden ve tehditten sakınma yükümlülüğünün altına sokar. Bu tür şeyler yalnızca nefsi müdafaa için ve ancak fizikî baskı veya zor uygulayanlara karşı yapılabilir.”(12)12 Dolayısıyla, serbest piyasada iktisadî faa¬liyetler insan hakları kavramı tarafından yönlendirilir. Bu, pi¬yasada aktörlerin her zaman ahlâkî ölçülere uygun davrana¬cağı, ahlâk ilkelerini hiç ihlâl etmeyeceği anlamına gelmez; ama bu tür ihlâllerin şu veya bu sıklıkta olması da, piyasanın ahlâka ters olduğunu göstermez.
Son olarak vurgulanması gereken nokta şudur: Ahlâkla piyasa ekonomisi arasındaki ilişkiyi tam olarak değerlendire¬bilmek için karşılaştırmalı bir perspektife ihtiyacımız vardır. Sadece piyasa eknomisinin ahlâka zarar verdiğini iddia etmek ve hatta bunu ispat etmek piyasa ekonomisinden vazgeçme¬mize veya onun ahlâkla uzlaşmaz olduğunu ilân etmemize yetmez. Piyasa ekonomisine tercih edilen modelin –karma ekonominin veya kumanda ekonomisinin- ahlâk için piyasa ekonomisinden daha hayırlı sonuçlar verdiğinin ispat edil¬mesi de lâzım gelir. Bunun anlamı, meselâ, Sovyetler Bir¬liği’ndeki merkeziyetçi plânlamalı ekonominin veya başka yerlerdeki müdahaleci ekonomik modellerin, ahlâkı piyasa ekonomisinden daha fazla teşvik ettiğinin ve daha iyi koru¬duğunun kanıtlanmasıdır. Bu tür bir çabaya giren herkesin hüsrana uğrayacağı neredeyse kesindir. Bireyi ve bireyselliği öldüren kumanda ekonomisinin, aynı anda ahlâkın önemli bir bölümünü de gömdüğü tecrübeyle sabittir. Devlet mü¬dahalelerine dayanan iktisadî sistemlerde de bu müdahalele¬rin ve müdahaleci yapılanmaların, toplumsal dokuyu ve bu arada ahlâkî kuralları da tasfiye ettiği, gerilettiği bilinmekte¬dir.
Piyasa Ekonomisi ve Fakirlik
Piyasa ekonomisine yönelik başlıca eleştirilerden bir diğeri, şüphesiz, bu modelin fakiri daha fakir, zengini daha zengin hâle getirdiğidir. Bunun iki alanda vuku bulduğu iddia edi¬lir: İlk olarak, ülke içindeki fakirlerle zenginlerin durumu karşılaştırılır; ikinci olarak, globalleşme sürecine de atıfla, zengin ülkelerle fakir ülkeler arasındaki zenginlik farkının arttığından bahsedilir.
Piyasa ekonomisinin fakirleri zenginler ve fakir ülkeleri zengin ülkeler karşısında mağdur ettiği iddiası da sağlam bir mesnetten yoksundur ve dürüst ve gerçekçi olmaktan uzak¬tır. Bu iddianın altında hem iktisadî gelişmeleri iyi okuya¬mama, hem olgulara tek taraflı bakma –yani karşılaştırmalı bir perspektif kullan(a)mama hem de popüler kültüre iyice nüfuz etmiş olan neomerkantilist zihniyet ve bu zihniyetin çeşitli yansımaları yatmaktadır.
Özellikle sosyalist düşünceden etkilenenler devamlı kö¬tüye giden bir dünya tasvir etmektedir. Bunun bir sebebi, muhtemelen, tabiatlarındaki karamsarlıktır, kötümserliktir. Bir diğer sebep ise teorilerinin mahiyetidir. Bu, Marx’tan beri böyledir.(13)13 Marksistlere göre dünya günbegün kötüye gitmeli ve zıtlıklar keskinleşmeli/problemler ağırlaşmalıdır ki –diyalektik büyük dönüşüm –yani devrim- gerçekleşsin!
Tuhaf bir şekilde, daha Marx’ın yaşamakta olduğu sırada sağlıklı istatistikî verilerin Marx’ın kehanetlerini yanlışlamaya başlamasına rağmen, sosyalistler, her dönemde, olguların yanlış olduğunu savunmayı ve kapitalizmin sonunu getirece¬ğine inandıkları yeni çatışmalar/çelişkiler bulmayı büyük bir maharetle “başarmıştır”. Oysa, Endüstri Devrimi’nden beri¬dir dünyanın hemen hemen her tarafında insanlığın durumu –zenginler yanında fakirlerin de durumu kötüye değil iyiye gitmiştir, gitmektedir. Bu iyileşme hem mutlak hem nisbî anlamda gerçekleşmektedir. Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, bugün, insanların hayat seviyesi iki-üç yüzyıl önce ya¬şayan atalarımızınkine nispetle çok daha yüksektir. Bunu or¬talama ömür beklentilerimizi, gündelik hayatta kullandığımız araç ve gereçlerimizi, tıbbî tedavî imkânlarımızı daha önceki yüzyıllarda yaşayan atalarımızınkilerle karşılaştırarak kolayca anlayabiliriz.(14)14 Bir kere daha vurgulamak isterim ki, bu iyi-leşmeden sadece zenginler değil, fakirler dâhil herkes pay almaktadır. Bugünün fakiri, 1500’lerin krallarından daha iyi bir hayata sahiptir. Bunu sağlayan faktörlerin en önemlisi, engellenmemiş piyasaların doğması ve bütünleşmesidir. Hiç tereddüt etmeden söyleyebiliriz ki, eğer son üç asır açısından bakılırsa, piyasa ekonomisi fakirlik yaratmamış, fakirliği geriletmiştir.
Piyasa ekonomisini fakirlik yaratmakla veya fakirliği az¬dırmakla suçlayanların çoğunun kapitalizmin fakirliğin en büyük düşmanı  olduğunu görememesinin sebebi, yine, kar-şılaştırmalı perspektif kullanma becerisinden ve sağduyusun¬dan mahrum olmalarıdır. Bu konuda iki şekilde mantıklı ve yararlı bir tahlil yapabiliriz. En başta, genel olarak insanlığın değişik zaman dilimlerindeki refah seviyesini karşılaştırabili¬riz. Böyle yapıldığında, yukarıda işaret ettiğim gibi, insanlı¬ğın yaşama şartlarının son üçyüz yıldır mütemadiyen iyiye gittiği ve bunda piyasa ekonomisinin önemli rol oynadığı görülmektedir. Marksistler kapitalizmin insanları sefalete dü¬şürdüğünü iddia ederken, kapitalizm öncesinde insanlığın müreffeh yaşamakta olduğunu varsaymaktadır. Hâlbuki du¬rum hiç de öyle değildi.(15)15 Endüstri devrimine kadar, insanlı¬ğın önemli bir bölümü, fakirlikten kurtulma mücadelesi de¬ğil, düpedüz, varolma mücadelesi vermekteydi.(16)16 Bugün fa¬kirliğin çözülebilir bir sorun olduğuna inanıyorsak, bu, pi¬yasa ekonomisinin yarattığı zenginlik sayesinde olmuştur. Daha önceleri insanlar fakirliğin kader olduğuna; büyük de¬delerinin de kendileri gibi fakir öldüğüne ve torunlarının to¬runlarının da aynı şekilde fakir öleceğine inanırlardı.
İkinci olarak, değişik iktisadî sistemlerin fakirlik proble¬mini çözmedeki nisbî başarılarını karşılaştırabiliriz. Piyasa ekonomisini kıyasıya eleştirenler, örtülü olarak da olsa, fakir¬liği bir başka iktisadî sistemin daha iyi çözdüğünü veya çö¬zebileceğini varsaymakta, fakat bunun hangi sistem oldu¬ğuyla ve bu sistemin nasıl işleyeceğiyle ilgili bilgi vermekte çok cimri davranmaktadır. Yoksa sosyalist ülkeler veya nas¬yonal sosyalist üçüncü dünya ülkeleri fakirliği piyasa ekono¬misinden çok daha iyi çözdü de benim haberim mi yok? Eğer öyleyse, lütfen istatistikler! Tabiî bunun böyle olmadı¬ğını hepimiz biliyoruz. Öyleyse, neye dayanarak piyasa eko¬nomisinin fakirlerin aleyhine olduğu, fakirliği çözemeyeceği, hatta fakirliği bizzat yarattığı iddia edilebilir?
Fakirlik, hem mutlak hem nisbî türlerinin olduğu söylenmekle beraber, özünde nisbî bir problemdir. Bir ülke iktisaden ne kadar gelişirse gelişsin, nisbî fakirlik içinde bu¬lunan insanlar daima olacaktır. Öyleyse, önemli olan, fakirle¬rin sayısını azaltmak ve fakirlik çizgisini yukarı doğru çek¬mektir. Bu, lafla, iyi niyet gösterileriyle, kağıt üstünde parlak duran teorilerle, fakirleri en çok ben düşünürüm edebiyatıyla ve fakirler için merhamet, acıma, sevgi yarıştırmakla değil, iktisadî büyümeyle yapılabilecek birşeydir.(17)17 İyi niyet fakirleri fakirlikten kurtarmaya yetseydi, fakirlik çoktan ve ebediyyen ortadan kaldırılmış olurdu. Keza, devletlerin gücü, marifeti fakirliği yenmeye kifayet etseydi otoriter sistemler uzun za-man önce dünyanın en müreffeh ülkeleri hâline gelmiş ve vatandaşlarının özgürlüğünü polisordu gücüyle bastırmak yerine, muhtemelen, ekonomik zenginlik ve güvenlik karşılı-ğında satın almış olurdu. Oysa, totaliter ülkeler açlık çığlık¬ları arasında yıkılmıştır ve otoriteryen ülkeler, hâlâ, sefalet içinde yüzmektedir.
Fakirliğin çözümü fakirlere yönelik sevgi yarışına değil iktisadî büyümeye dayandığına göre, sağlıklı bir analiz, alter¬natif iktisadî sistemleri büyümeyi sağlamadaki performansları açısından karşılaştırmayı gerektirir. Zira, hiçbir ülke fakir¬likle, uzun dönemli bir iktisadî büyüme sağlamadan baş edememiştir. Fakirliğin nisbeten yenildiği her yerin hikâ¬yesi, aynı zamanda bir iktisadî kalkınma hikâyesidir. Fakirle¬rin durumu, ancak iktisadî büyüme ortamında iyileşebil¬mektedir. Hatta bu, adeta otomatik bir mekanizmanın işle¬yişi gibi gerçekleşmektedir. Yani, bir yerde iktisadî büyüme olması ve bundan fakirlerin yararlanamaması söz konusu olamaz.18
Bu hakikat, piyasa ekonomisinin fakirliği çözemeyeceği yolundaki gerçeklere aykırı görüşün altında yatan, benim “neomerkantilizm” dediğim, en iyi, globalleşme karşıtlı¬ğında tezahür eden bir zihniyetin çürüklüğünü de sergile¬mektedir. Merkantilist zihniyet, dünyada zenginliğin sabit olduğunu, bundan dolayı, bir tarafın zengin olmasının öbür tarafın fakirleşmesine bağlı olduğunu/sebep olacağını iddia eder. Piyasa ekonomisinin zengini daha zengin fakiri daha fakir yaptığını iddia edenler, işte bu anlayışa dayanmaktadır. Oysa, dünya ekonomisinin son üçyüz yıllık tarihi bu iddiayı keskin biçimde yanlışlamaktadır. Üçyüz yıldır bütün dünya¬nın zenginliği mütemadiyen artmakta ve zenginler yanında fakirler de bundan muazzam ölçüde yararlanmaktadır. Fa¬kirlerin artan dünya zenginliğinden yeterince yararlanama¬dığı her örnekte/ülkede, bunun asıl sorumlusunun baskıcı si¬yasî yapılanmalar/devletler olduğu görülmektedir.
Piyasa ekonomisini fakirliği çözememekle ve hatta onu yaygınlaştırıp derinleştirmekle itham ederek kınayan, mah¬kûm eden ve hatta bir kenara atılmasını isteyenlerin çoğu zaman açıklamakta çekingen davrandıkları bir sonraki adım, piyasa yerine bir başka gücü, yani devleti, yani politikacı ve bürokratları göreve çağırmaktır. Bu anlayışın dayandığı var-sayım, politikacıların ve bürokratların yoksulluk problemini çözme isteğine, gücüne ve maharetine sahip olduklarıdır. Bir başka deyişle, politikacı ve bürokratların, ekonomiye yapa¬cakları çeşitli müdahalelerle, fakirliği halledebilecekleri inan¬cıdır. Bunun boş ama tehlikeli bir hayal olduğu açıktır. Fa¬kirlerin en büyük dostu bürokratiksiyasî mekanizmalar de¬ğil, piyasa ekonomisidir. Ancak ve ancak zenginlik yaratan bir piyasa ekonomisinde insanlar durumlarını kalıcı şekilde ve sürekli olarak iyileştirme imkânı bulabilirler. Büyüyen bir ekonomide hem zenginler, hem fakirler daha fazla kazanabi¬lirler, ama büyümeden en büyük marjinal faydayı fakirler sağlarlar. Politikacı ve bürokratlar zenginlik yaratmaktan çok onu gasbetmenin ve dağıtmanın aracıdırlar. Fakirler, piyasa¬nın zenginlik dağıtımında, politik ve bürokratik mekaniz¬maların gerçekleştirebileceği yeniden dağıtımda olduğun-dan/olabileceğinden çok daha fazla pay alırlar. Kısaca, piyasa ekonomisi fakirliğin en büyük, en etkili, en yararlı ilacıdır.
Piyasa Ekonomisi ve Adalet
Peşin hükümlerle piyasa ekonomisine karşı çıkmayan kimi yazarlar ve iktisatçılar, piyasa ekonomisinin zenginlik yarat¬mada rakipsizliğini kabul eder, ama bu zenginliğin dağıtı¬mında haksızlık yapıldığını ileri sürer. Biraz önce ele aldığım zenginin daha zengin, fakirin daha fakir hâle getirildiği iddi¬alarını da haksızlığın dile getirilişi olarak görürler. Onlara göre, piyasa ekonomisi gayri âdildir; çünkü emekçilere, işçi¬lere hakettiğini vermemektedir. Nüfusun dar bir kesimi (ge¬nellikle %20’si) ulusal hasılanın kendi nüfusunun genel nü¬fusa oranından çok daha büyük bir kısmını (meselâ %50-60’ını) almaktadır. Piyasa ekonomisi toplumsal kesimler ara¬sında dengesizlik yaratmaktadır; kimilerini refah içinde yüz¬dürürken, kimilerini sefalete batırmaktadır.
Çok tekrarlandığı için herkesin bir anlamı bulunduğunu sandığı ve doğru olduğunu zannettiği bu ifadeler ya yanlıştır ya da kendi başlarına bir şey ifade etmeyecek kadar anlam¬sızdır. Bu eleştirilerin altında yatan varsayımlar genellikle şunlardır: Toplumda millî hasıla hepimizindir. Bu hasılanın nüfus kesimlerine/sektörlere eşit (nüfuslarına oranlı) şekilde dağıtılması hem gereklidir, hem iyidir, hem mümkündür. Fakirlik problemi bu şekilde çözülebilir. Zenginlerin varlı¬ğını ellerinden bir şekilde (meselâ vergilemeyle veya kamu-laştırma görüntüsü verilen gaspla) alıp yoksullara dağıtsak herkes fakirlikten kurtulup daha müreffeh bir hayat yaşaya¬bilir. Herkes eşit olabilir. Eşitlik bir mutlakiyidir. Kamu otoriteleri, idareciler, bürokratlar, politikacılar tam eşitliği ve herkesin refah içinde yaşamasını sağlayabilir; bütün mesele, onları bunu yapmaya ikna etmektir. Bütün toplum tam ada¬leti gerçekleştirecek bir plân üzerinde uzlaşabilir ve bu plâna uygun bir ekonomik yapılanmayla ulusal hasıla artırılabilir, en azından mevcut hacmiyle muhafaza edilebilir. Buna karşı çıkanlar “haindir”, halkı (emekçileri) sömüren “kan emiciler¬dir”. Vatanımız hâlihazırda hepimizi “krallar gibi” yaşatmaya yetecek kadar zengin kaynaklara sahiptir; bu kaynaklar “âdil” şekilde “üleşilse” her vatandaş zengin olabilir, ama sömürücü müteşebbisler ve –“hain”, en azından gafil- politikacılar bir türlü yapılması gerekenleri yapmamaktadır. Ülkenin en bü¬yük meselesi sosyal adaletin tesis edilmesidir.
Bu varsayımlarda inter disipliner ve multikültürel yanıl¬samalar ve yanılgılar at koşturmaktadır. Bir iki mantık yü¬rütmeyle bu gerçeği gösterebilirim. Meselâ, eşitliğin ille de kendi başına iyi bir şey olması söz konusu olmayabilir; hatta eşitlik bazı durumlarda haksızlık teşkil edip bazı durumlarda da öldürücü zararlar doğurabilir. Tam maddî eşitlik tama¬men bir ütopyadır; üstelik tehlikeli bir ütopya. Uzun vadede ekonomik büyüme ekonomik eşitlikten çok daha önemli ve -özellikle fakirler için- çok daha yararlıdır. Ekonomik eşitsiz¬likleri sadece ekonomik faktörler yaratmaz; kültürel, ideolo¬jik, siyasî, dinî faktörler de ağır ekonomik eşitsizliklere yol açabilir ve bunların giderilmesi çok daha zor veya imkânsız olabilir. Nüfusun %20’sinin ulusal hasılanın %50’sini alması kendi başına ne iyidir ne de kötü. Nüfusun her %1’inin ha¬sılanın da %1’ini alması da kendi başına iyi bir durumun varlığının işareti olamaz. Nüfusun ilk %20’si, hasılanın %50’sini alıyorsa, bunu nasıl ve neden aldığına da bakmak gerekir. O zaman, belki, %50’sini almasının haksızlık ol¬duğu, %70’ini alması gerektiği sonucu da çıkabilir.
Yine aynı şekilde, kamusal otorite kullananlar güçlenirse (yetkileri ve ellerinin altındaki kaynaklar artarsa) bundan en büyük yararı fakirler ve güçsüzler değil, güçlüler, otorite sa-hiplerinin kendileri ve onların yakınları sağlayacaktır. Tür¬kiye örneğinde, devlet bütün zenginlerin malına el koysa ve onları herkese dağıtsa veya herkes adına işletse, olacak şey, hepimizin eşitlenmesi veya daha iyi duruma gelmesi değil, zenginlerin yerinin bürokratlar tarafından alınması ve hepimizin daha kötü duruma düşmesidir. Çok ciddî görünen varsayımlar, tezler, bu şekilde, basit tahlillerle çürütülebilir; ancak, galatı fâhişlerle vakit harcamak yerine piyasa ekono¬misine yönelik gayri âdillik iddialarıyla daha sistematik bir şekilde meşgul olmaya yönelirsek, bu bizi adalet teorilerine götürür.
Piyasa ekonomisi gayri âdil, adaletsizliği teşvik eden bir sistem değildir; tam da tersine hem kendi içinde adaleti ger¬çekleştirir hem de alternatiflerine nazaran çok daha âdildir. Piyasanın gayri âdil olduğu yönündeki iddialar, genelde pi¬yasa ekonomisini ve özelde onun dayandığı adalet teorisini bilmemekten kaynaklanmaktadır. Birçok kimse, adaletin, sosyal adaletten başka bir türünün bulunmadığını zannet¬mektedir. Oysa, adalet adını almayı asıl hak eden, piyasa ekonomisinin dayandığı adalettir.
Adalet teorileri genelde ikiye ayrılır: Usûlî adalet ve sosyal adalet. Piyasa ekonomisinin dayandığı adalet anlayışı usûlî adalettir ve bu anlayış çok uzun bir entellektüel geçmişe ve zengin bir birikime sahiptir.(19)19 A. Smith’den R. Nozick’e uzanan çizgide, usûlî adalet teorisi ince bir şekilde işlenmiş ve geliştirilmiştir. Bu teorinin açıklanması ve geliştirilme¬sinde I. Kant ve F. A. Hayek’in özel bir yerinin olduğu gö¬rülmektedir. Usûlî adaletin belli başlı özellikleri şunlardır: Adalet grup, zümre, tabaka, sınıf gibi kollektiviteler arasın¬daki ilişkilerle değil, bireyler arası ilişkilerle bağlantılı bir konsepttir/olgudur. Adalet geleceğe değil geçmişe ve bugüne yöneliktir; yâni gelecekte âdil olduğuna inanılan bir durum yaratmayı hedeflemekten ziyâde geçmişte yapılan bir haksız¬lığı/adaletsizliği gidermeyi hedefler. Adalet negatif bir de¬ğerdir; yâni bir adaletsizlik olmadıkça adalet arayışı ortaya çıkamaz. Adalet tek tek durumlarla ve kişilerin ulaştığı/elde ettiği maddî kazançlarla/kazanımlarla değil, insanlar arasın¬daki ilişkilerde adalet kurallarına uyulup uyulmadığıyla be¬lirlenir. Adalet kurallarına uygun işlem ve davranışlar, taraf¬lar için yarattıkları öznel durumlara ve sonuçlara bakılmaksı¬zın, âdil olarak vasıflandırılırlar.
Usûlî adaletin ne olduğunu anlatmak için, karikatürize edilmiş bir örnekten yararlanabilirim. Diyelim ki, iki kişi, kendi aralarında bir ticarî işlem (takas, mübadele) gerçekleş¬tiriyorlar ve bir pire ile bir deveyi değiş tokuş ediyorlar. Bu işlem hem genel olarak hem de tek tek taraflar açısından âdil bir işlem midir? Bunu nasıl belirleyeceğiz? İlk bakışta zor bir durumla karşı karşıya olduğumuz kanaatinin doğması bekle¬nir. Mübadeleye tâbi tutulan şeyler arasında fizikî varlık ve normal şartlar altında kendilerinden beklenebilecek yararlar açısından öylesine büyük farklar vardır ki, bu işte pireyi ve¬renin deve sahibini aldattığını (kazıkladığını) ve bu yüzden işlemin gayri âdil olduğunu söylemeye meylederiz. Lâkin, usûlî adalet açısından, bu işlem tamamıyla âdil olabilir, yeter ki taraflar adalet kurallarına uymuş olsun. Esasen, böyle bir işlemi gayri âdil olarak nitelemekte aceleci olmamakta yarar vardır; zira, dışardaki bir gözlemci olarak bu işlemin tam bilgisine sahip olmamamız ve eksik bilgiye dayanan bir yar¬gıya varmamız kuvvetle muhtemeldir.
Bazı liberal yazarların, genelde Avusturya İktisat okulu¬nun ve daha özelde Hayek’in sosyal hayatta bilginin parçalı¬lığını ve bütün bilginin bir elde toplanmasının imkânsızlığını öngören epistemolojisine dayanarak, adalet kurallarına uy¬gun şekilde yapılan bu işlemin âdil olduğunu kabul etmemiz ve maddî muhtevaya dayanan adalet değerlendirmelerinden kaçınmamız münasip olur. Zira, tarafların sahip olduğu bil¬giye ve tarafların içinde bulunduğu durumun tam bilgisine sahip değilizdir. Bunun nasıl olabileceğini göstermek için şöyle akıl yürütebiliriz: Pire eşsiz bir tür olabilir; deve sahibi pire “hastası” veya pire kolleksiyoncusu olabilir; deve sahibi devenin bakım masraflarını artık tahammül edilemez buluyor ve ondan bir an önce bir şekilde kurtulmak istiyor olabilir; deve sahibi, daha sonraki muhtemel bir mübadele için pire sahibiyle iyi bir ilişki kurmak istiyor olabilir; deve sahibi as¬lında pire sahibine örtülü bir bağışta bulunmak istiyor olabi¬lir; deve sahibi böyle bir işe etrafın göstereceği tepkiyi merak ediyor olabilir... Görüldüğü gibi işlemin muhtevasına girdi¬ğimizde akla gelmeyecek, daha önceden bilmediğimiz du¬rumlarla karşılaşabiliriz. O yüzden, usûlî adalet, ticarî ilişki¬leri, muhtevalarıyla değil, şekilleriyle; taraflara ne getirip onlardan ne götürdüğüyle değil, adalet kurallarına uygun olarak yapılıp yapılmadığıyla değerlendirmek suretiyle âdil veya gayri âdil sıfatıyla niteler.
Usûlî adalet anlayışına göre adalet kuralları şunlardır: Ki¬şilerin, adalet, ahlâk ve hukuk kurallarına uygun olarak kendi emek ve gayretleriyle elde ettikleri mülkiyete diğer bireyler tarafından saygı gösterilmesi; mülkiyetin ya bir ticarî işlemle ya da tarafların gönüllü bağışlarıyla/hediye etmeleriyle el de¬ğiştirmesi; tarafların özgür iradeleriyle yaptıkları sözleşmele¬rin gereklerini yerine getirmesi. Şüphesiz bu kurallar hem ahlâk hem de hukuk tarafından desteklenmelidir ki, adalet varolabilsin, hüküm sürebilsin.
Buna karşılık, sosyal adalet, birey grupları (sınıflar, sek¬törler vb.) arasındaki ilişkilerle ilgilidir. Sosyal adaletin ku¬rallara bağlanması mümkün değildir; değişen zamana, şart¬lara, ihtiyaçlara göre ve kamu otoritesini kullananlar tarafın¬dan mütemadiyen yeniden formüle edilmesi gerekir. Grupla¬rın elde etmesi gerektiğine inanılan malî/maddî varlıklarla alâkalıdır, oysa, piyasa ekonomisine dayanan açık toplumda kimin neyi hak ettiğini veya edeceğini önceden bilmenin im¬kânı yoktur. Zaten her grup kendisinin ve kendi faaliyetinin toplumsal (millî) varlık için diğerlerinden daha önemli oldu¬ğunu iddia ederek kendi lehine diğerleri aleyhine bir durum oluşturmaya çabalayacaktır. Sosyal adaletin bağımsız bir il¬kesi olmadığından/olamayacağından, ilkeyi, daha doğrusu geçici sosyal adalet formülünü kuvvet dengesi belirleyecek¬tir.(20)20 Bu yüzden, sosyal adalet sosyal uyumu ve barışı değil ihtilafı ve çatışmayı teşvik edecektir. Sosyal adalet geçmişteki bir adaletsizliği gidermeyi değil gelecekte âdil olacağına ina¬nılan bir durum yaratmayı hedefleyeceğinden devrimci ve çoğu zaman yıkıcı olacaktır. Daha çok sosyal adalet daha çok otorite gerektirecek, sosyal adalet söylemini kullananlar top¬luma daha fazla müdahale edilmesini talep edecek, ve, dola¬yısıyla, sosyal adalet gitgide sistemin otoriteryenleşmesine yol açacaktır.
Adalet teorilerinin bu özelliklerinden habersiz kimseler, piyasa ekonomisinin adaletsiz olduğu zannıyla sosyal adalet çağrıları yaparken, aslında, siyasî otoriteryenizme ilâveten iktisadî fakirliğe de davetiye çıkarmakta olduklarının farkında değildir. Sosyal adalet çağrılarının muhatabı olan devlet, zenginliği yaratan değil, ona el koyan, onu tüketen ve dağı¬tan bir varlıktır. Onun bu tüketimi ve şöyle veya böyle for¬müle edilmiş bir sosyal adaletçi dağıtımı gerçekleştirmesi önce el konulabilecek bir zenginliğin yaratılmasına bağlıdır. Başka bir deyişle, piyasa ekonomisini yok ederek veya tahrip ederek, “sosyal adalet” denilen şeyi gerçekleştirmenin imkânı yoktur. Dolayısıyla, piyasa ekonomisinin yarattığı zenginlik sosyal adalet tatbikatının bir ön şartıdır. Nitekim, sosyal adalet çağrıları ancak bu zenginliğin olduğu yerlerde yükse¬lebilmekte, sosyal adalet tatbikatlarının bir örneği olarak gösterilen sosyal devlet uygulamaları da ancak bu zenginliğin önemli bir kısmına el koymanın mümkün olabildiği yerlerde hayat bulabilmektedir. Yine karikatürize edilmiş bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım. Neden Almanya’da bir sosyal devlet tatbikatı yapmak mümkünken Kenya’da bu söz konusu olamamaktadır? Kenya Anayasası’na yüz defa Kenya Devletinin sosyal devlet olduğu yazılsa Kenya sosyal devlet olabilir mi? Almanya’da insanlar emeklilik plânları yaparken Kenya’da insanlar günü tok karınla nasıl kapatabileceklerinin hesabını yapmak zorundaysa, Kenya’nın sosyal devlet olması, bir sosyal adalet tatbikatı yapması bir idarî/siyasî karar me¬selesi midir, yoksa zenginlik meselesi mi?
Sosyal adaletin müreffeh ve huzurlu bir hayatın ön şartı veya tek yolu olduğunu sananlar ve bu uğurda piyasa eko¬nomisinden vazgeçilmesini veya piyasaya ağır müdahalelerde bulunulmasını talep edenler yanılgılar âleminde gezinmekte¬dir. Sosyal adalet teorisinin uygulanmasına rehberlik edebile¬cek bir kurallar demetinin mevcut olduğunu, sosyal adaletin yalnızca politik iradenin kararları ve adımlarıyla hayat bula¬bileceğini sananlar ölümcül bir yanılgıya düşmektedir: Ye¬terli zenginlik yaratılamayan hiçbir yerde yeniden dağıtım öngören sosyal adalet politikaları uygulanamaz. Yeterli zen¬ginliğin olması ise, usûlî adalete dayanan piyasa ekonomisine doğrudan doğruya bağlıdır.
Usûlî adaletin neden sosyal adaletten daha üstün olduğu başka bir yolla da izah edilebilir. Her ekonomik sistem ne¬yin, nasıl ve hangi vasıflarda üretileceğine karar vermek ya¬nında, neyin nasıl dağıtılacağına, yâni kimin neyi, ne zaman alacağına da karar vermek durumundadır. Usûlî adaletin hâ¬kim olduğu piyasa ekonomisinde bu kararlar ademi merkezî bir şekilde ve genellikle tüketiciler tarafından verilir. Tam sosyal adaletin hâkim olduğu ekonomik yapılanmalarda ise bu kararlar merkeziyetçi bir şekilde ve bürokratlar ve politi-kacılar tarafından alınır.
Piyasanın alacağı kararlar bürokrat politikacı sınıfının ala¬cağı kararlardan hem daha mantıklı ve daha âdil olacak ve hem de gayri şahsi oldukları için, haksızlığa uğrama/mağdur edilme duygusu yaratma ihtimalleri daha zayıf olacaktır. Di¬ğer taraftan, hiçbir ekonomik sistem bütün vatandaşlara her¬hangi bir malı/hizmeti aynı anda temin ve teslim edemeye-ceğinden her ekonomik sistem mevcut ve müstakbel tüketi¬cileri sıraya sokacaktır; yani her ekonomik sistemde mal ve hizmetler için bir sıra olacaktır. Kumanda ekonomilerinde sı¬ralar genellikle sokakta oluşur. Bunun en iyi örneği Sovyetler Birliği ekonomisinin yetmiş yıllık tecrübesidir. Bu ülkede in¬sanlar bir yerde bir mal alma kuyruğu olduğunu duyar duymaz gidip orada sıraya girerdi. Çoğu zaman, ihtiyaçları olmayan malları da (meselâ, 42 numara giymesine rağmen 45 numara ayakkabıyı), ellerinde takas için kullanabilecekleri bir mal olması için alırlardı.(21)21 Bu sıralar açıktaydı, zaman tü¬keticiydi, kar kış demeden bizzat, bilfiil sıraya girilmesini ge¬rektirirdi ve sonuç sıraya girene değil dağıtım yapana bağ¬lıydı. Ayrıca, sade vatandaşlar sıralarda eziyet çekerken, ku¬manda ekonomisinin yarattığı kıtlık yüzünden günlerini çoğu zaman sıralarda boşuna harcarken, imtiyazlılar –yani Komünist Parti’nin orta seviye mensupları, bürokraside ta¬nıdığı olanlar, karaborsayla bağlantı kurabilenler el altından, gizlice malları yağmalarlar, daha imtiyazlılar (nomenklatura) ise, sade vatandaşların giremediği, Sovyet parası rublenin değil, yalnızca dövizlerin (ABD dolarının) geçerli olduğu mağazalardan alışveriş yaparak her türlü mala ulaşabilirdi.(22)22
Piyasa ekonomisi de, kıtlık realitesinin bir sonucu veya kıtlığa verilen bir cevap olarak insanları malları al¬makta/tüketmekte sıraya koyar. Bu sıra görünmez bir sıradır. Sıraya girip girmeyeceğine ve sıraya girerek sonuç alıp ala¬mayacağına bireyler kendileri karar verir. Yağmurda, rüz¬garda, sokakta beklemeyi gerektirmez bu sıralar. Sıradikler sıradaki diğer insanların varlığından haberdar değildir, onları tanımaz, tanıması da gerekmez. Bu sıralarda torpil işlemez, ideolojik pozisyon, bürokratik temas önem taşımaz. Bu sıra¬lar kumanda ekonomisindeki sıralara göre daha eşitlikçidir; dil, din, renk, cinsiyet ayrımına dayanmaz. Sıranın belirleyi¬cisi o anda sahip olunan veya gelecekte sahip olunması bek¬lenen/umulan malî güçtür. Piyasa ekonomisinde müteşeb¬bisler, üreticiler, bu varlığı bilinen ama görünmeyen sıralar¬daki insanların ihtiyaçlarını karşılamak için gece gündüz de¬meden çalışırlar; onların âdeta hizmetçisidirler, çünkü kendi kazançları ve kazançlarıyla elde edebilecekleri herşey onları ikna etmelerine bağlıdır. Piyasa ekonomisindeki bu sıra ke¬şifleri, icatları, ürün geliştirmeyi öyle bir teşvik eder ki, ürünlerdeki çeşitlenme ve gelişmenin hızını kumanda ekonomilerinde yaşamaya alışkın insanların havsalaları dahi almaz.
İşte bu sıra karşılaştırması dahi piyasa ekonomisinin rakiplerinden çok daha âdil olduğunu göstermektedir. Piyasa ekonomisi insanları hayatları boyunca (70 küsur yıl) bugün çocuklar için dahi sıradan ve kolayca karşılanan ihtiyaçlar hâ¬line gelen (çikolata, naylon çorap, sabun, taze ekmek vs. gibi) şeylerin peşinden koşturarak neredeyse insanlıktan çıka¬ran kumanda ekonomilerinden çok daha insanî bir ortam ya¬ratır. Piyasa ekonomisi ideolojiye bağlı olanı, politikacı veya bürokratı tavlayanı değil; sabırlı ve çalışkan olanı, kaynakla¬rını iyi kullananı, geleceği görebileni, tüketicinin taleplerini tatmin edeni ödüllendirir. Piyasa ekonomisinde iktisadî ak¬törlerin başarıları sadece kendilerine değil, toplumun bütün mensuplarına yarar sağlar. Birinin kazancı mutlaka diğerinin kaybı olmaz. Piyasa ekonomisi adaleti ve dolayısıyla refah ve huzuru çok daha iyi sağlar.
Mamafih, zamanımızda sosyal adalet öylesine popüler olmuş ve öylesine yaygın bir talep hâline gelmiştir ki, sosyal adalete politik olarak karşı çıkmak intihar etmek gibidir. Ay¬rıca, devletin elinde, miktarı ne olursa olsun, dağıtabilecek kaynak oldukça, sosyal adalet talepleri ve vaatleri dinmek bilmeyecektir. Demokratik ülkeler her zaman sosyal adalet edebiyatı ve tatbikatı ile meşgul olacaktır. Bu yüzden, bütün liberal ülkelerde usûlî adaletle sosyal adaletin bir karışımı ya¬şayacaktır. Bu, âdeta kader gibi görünmektedir. Bu tespit doğruysa, altının çizilmesi gereken noktalar şunlardır: Sosyal adalet usûlî adaletin yerini alamaz, dolayısıyla, sosyal adaleti usûlî adaletin yerine ikame etme çabasına girilmemelidir; bu tür çabalar adaletsizliğe ilâveten sefalet ve tahrip edici top¬lumsal çatışmalar getirecektir. Sosyal adalet alanının genişle¬tilmesinde ihtiyatlı olunmalıdır. Onu, daha ziyade, yangın, deprem, sel gibi afetlere maruz kalan; doğuştan gelen şans¬sızlıklara sahip olan kimselerin korunup kollanmasına ve (ku¬raklıkta ürünü kavrulan çiftçinin, yangında varlığını kaybe¬den esnafın durumunda olduğu gibi) ellerinde olmayan se¬beplerle mutlak yoksulluk/zaruret içine düşen insanların ge¬çici olarak desteklenmesine hasretmek yerinde olacaktır.
Piyasa Ekonomisi ve Özgürlük
Piyasa ekonomisini mesnetsiz şekilde eleştirenlerin bazıları onun özgürlükle olumlu bir ilişkisinin olmadığını ileri sürer¬ler. Daha da ileri giden kimileri piyasa ekonomisinin özgür¬lüğü geriletmekle kalmayıp onu tamamen ortadan kaldırdı¬ğını, insanları köleleştirdiğini ve hem ülke içinde ve hem de uluslararası ilişkilerde saldırganlığı, şiddeti ve tahakkümü teşvik ettiğini söylerler. Bunlara göre, piyasa ekonomisi te¬kelleşme ve kartelleşme yoluyla iktisadî güç temerküzünü ar¬tırır; bu, bireylerin özgürlük alanını daraltır ve güç sahipleri¬nin, özellikle de dev şirketlerin bireyleri ve hatta ülkeleri mutlak egemenlikleri altına almasını sağlar.
Bu iddiaların sahiplerinin de piyasa ekonomisini anlaya¬madığı ve hayatı okuyamadığı görülmektedir. Özgürlük pi¬yasa ekonomisinin ayrılmaz parçasıdır; eski tâbirle, mütem¬mim cüzüdür. Özgürlüğün olmadığı bir yerde piyasa eko¬nomisi ne varolabilir ne de yaşayabilir. Piyasa ekonomisi ne¬gatif özgürlüğe dayanır ve uzun vadede negatif özgürlüğün sosyolojik alt yapısını kuvvetlendirir. Tam bir kumanda eko¬nomisi, birçok tarihî örneğin gösterdiği gibi, tam bir kölelik ve daha fazla piyasa ekonomisi, yine tarihin gösterdiği gibi, daha fazla özgürlük demektir. Birçok liberal filozof haklı ola¬rak özel mülkiyetin özgürlüğümüzün maddî kısmına verilen ad olduğunu ve mübadelenin özgürlüğün yaşanma ve yan¬sıma araçlarından birini teşkil ettiğini vurgulamıştır.(23)23
Piyasa ekonomisi iktisadî gücün temerküzünü değil dağılmasını sağlar. İktisadî güç temerküzü piyasa ekonomi¬sinde değil, asıl kumanda ekonomisinde olur. Devletin tek veya en büyük iktisadî güç olduğu yahut belli şirketlere imti¬yazlar tanıdığı  ekonomik sistemlerde bireyler iktisadî aktör¬ler olarak devlet ve imtiyazlı işletmeler karşısında gittikçe et¬kisizleşir ve neredeyse hiç hâline gelir. Tam devletçi ekono¬mide yegâne patron devlettir ve herkes hayatını sürdürebil¬mek için devlette çalışmak zorundadır. Bunun mümkün ola¬bilmesi ise resmî görüşlerin harfiyen benimsenmesine ve em¬redilen hayat tarzının sorgusuz sualsiz izlenmesine bağlıdır. Hiçbir şirketin bireyler üzerindeki gücü ve etkisi bunun aynı¬sını yapmaya yetmez. Hiçbir şirket bir bireyin hayatını ken¬dine tamamiyle bağımlı hale getiremez. Hiçbir şirket, bireyi kendi sözlerine uymadığı için vatandaşlıktan çıkartamaz, ülke dışına süremez, hapse atamaz. Bunları ancak devletler yapa¬bilir. Devletler insanların efendisi ise, serbest piyasa orta¬mında şirketler tüketicilerin hizmetkârıdır. Bunun böyle ol-masını sağlayan bir taraftan bireyi ve birey haklarını esas alan ahlâk ve hukuk, diğer taraftan rekabettir.
İktisaden büyümenin kaçınılmaz olarak güç temerküzünü beraberinde getireceğini sananların yanılgısı, siyasî güçle ikti¬sadî güç arasındaki farkları kavrayamamalarından kaynak¬lanmaktadır. Siyasal güç/otorite zora (polise, askere) dayanır. Bu güç dışlayıcıdır; yani ikinci bir benzer güce izin vermez; tektir, yani ortak kabul etmez. Bu yüzden, aynı anda iki hü¬kümet varolamaz. Siyasal iktidarın el değiştirmesi iktidarda¬kilerin gidiyor, yeni birilerinin onların yerini alıyor olması demektir. Siyasî güç tam bir doğal monopoldür. Liberal de¬mokrasi işte bu siyasî güç temerküzünü törpülemenin ve sı¬nırlamanın yollarından biridir. Buna karşılık, iktisadî gücün özellikleri siyasî gücünkinden çok farklıdır. İktisadî güç do¬ğal monopol olmaktan uzaktır. Çok sayıda geniş ve güçlü ekonomik çıkar/iktidar aynı anda aynı bölgede/sektörde bir¬likte varolabilir. Yeni bir iktisadî gücün yükselmesi öncekile¬rin ille de tasfiye edilmesini gerektirmeyebilirtoprak sahibi aristokrasi ile yükselen burjuvatüccar sınıfının birlikte va¬rolmaya devam etmesi gibi(24)24. Piyasa ekonomisi aynı anda birden fazla iktisadî güce varlık alanı tanır.
Piyasa sisteminde hiçbir iktisadî birim, büyüklüğü ne olursa olsun, siyasî gücün özelliklerine sahip olamaz. Piyasa şartlarında çalışan bir şirket, çok başarılı ve etkin olsa da, tü¬keticileri kendine mahkûm eden ve uyulmaması zora dayalı müeyyide getiren kararlar alamaz. Bireylerin özgürlüklerini bağlayamaz, budayamaz. Müşterilerine, devletlerin vatan-daşlarına yaptığından daha fazla hürmet etmek, onları küs¬türmemek zorundadır. Çünkü varlığı buna bağlıdır. Hiçbir şirketin varlığının devletin varlığı için olduğu kadar güçlü bir garantisi yoktur. Piyasa ekonomisi insanlara liberal demokra¬sinin sağladığından daha geniş, daha bireysel ve daha etkin bir tercih yelpazesi sunar. Tüketiciyi âdeta kral hâline getirir. Piyasada tüketiciler demokrasidekinden daha kolay, daha bi¬reysel, daha hızlı, daha etkili şekilde tercih kullanabilir.(25)25
Ünlü edebiyatçı Mario Varges Llosa’nın da belirttiği gibi, çok uluslu şirketlerin uluslararası arenada devletlerden daha çok söz sahibi olduğuna ve gelecekte bu şirketlerin oluştur¬duğu demokratik olmayan bir dünya hükümetinin varolaca¬ğına yönelik felâket öngörüleri bir abartıdan öteye gitmez. Çünkü, liberal demokrasiler yaşadığı ve rekabet varolduğu sürece bu şirketlerin büyümeleri kendi başına bir tehlike arzetmez. Şu an için böyle bir tehlike zaten mevcut değildir; çünkü hâlen, uluslararası ilişkilerin en önemli aktörleri ulusdevletlerdir ve ulus devletler çok uluslu şirketlerin çalışmala¬rını bir şekilde manipüle etmektedir. Dahası, gittikçe güçle¬nen uluslararası sivil toplum da dev şirketleri denetlemekte devamlı artan bir etkiye sahip olmaktadır. Asıl tehlike bu şir¬ketlerin tekel oluşturmalarıdır;(26)26 ki bu durum piyasaların iş¬leyişinden değil, hukuk dışı devletçi uygulamalardan, devletçe tanınan imtiyazlardan kaynaklanmaktadır.
Piyasa ekonomisinin şiddeti ve savaşı teşvik ettiği iddiası da sağlam bir dayanaktan yoksundur. Merkantilizmin ürünü olan kolonyalizm/emperyalizm bilgisizlikten veya kasıttan piyasa ekonomisine bağlanmaktadır.(27)27 Piyasa ekonomisi ba¬rışı sever ve barışı teşvik eder. Tüccarlar diyaloğu ve müzake¬reyi savaşa tercih eder. Kendilerine karşı şiddet kullanılan, ülkeleri işgal edilen insanlarla nasıl ticaret yapılabilir? Taraf¬lar hür iradeleriyle hareket etmedikçe ve yararlarına oldu¬ğuna inanmadıkça nasıl ticarî ilişkiye girebilirler? Piyasa eko¬nomisi ülke içinde de uluslar arası ortamda da barış ister, ba¬rış ortamında yaşar ve gelişir.
Piyasa ekonomisi ülke içinde de ülkeler arasında da şid¬deti dışlar, diyaloğu ve müzakereyi besler. Milletlerarası ser¬best ticaret insanların başka kültürleri tanımasını, öğrenme¬sini sağlar, milliyetçiliğin ve sosyalizmin tersine, ayrımcılığı önler, törpüler, geriletir.(28)28 İnsanların ufkunu genişletir. Me¬deniyeti teşvik eden değerleri insanların ortak değerleri hâ-line getirir. Milletlerarası işbirliğini teşvik eder, değişik ülke¬lerin vatandaşlarının birbirlerinin marifet ve zenginliğinden karşılıklı yararlanmasını sağlar(29)29.
Sonuç Yerine: Piyasa Ekonomisi ve Medeniyet
Piyasa ekonomisinin ahlâkla, fakirlikle, adaletle ve nihayet özgürlükle ilişkisi üzerindeki bu tahliller ve aktardığım bilgi¬ler, inanıyorum ki, onun, alternatiflerinden çok daha üstün olduğunu göstermeye yeterlidir. Piyasa ekonomisini, daha randımanlı olmasına ilâveten, daha âdil olduğu, ahlâkla daha iyi bağdaştığı, fakirliği gerilettiği ve özgürlüğün sosyal teme-lini kuvvetlendirdiği için de kumanda ekonomisinin sağ ve sol versiyonlarına ve mütemadiyen komuta ekonomisi kana¬dını genişletme eğiliminde olan karma ekonomiye tercih et¬meliyiz. Gerçekçi bir bakışla, devletler ortadan kalkmadığı sürece bir karma ekonomiye sahip olmamız kaçınılmaz ise bu ekonominin piyasacı kanadını genişletmekte hevesli, dev¬letçi kanadını küçük tutmakta kararlı olmalıyız.
Bunu söylerken, piyasa ilişkilerinin tüketici olduğunu, yani insan toplumlarındaki ilişkilerin yalnızca piyasa ilişkilerinden ibaret olduğunu, bireyler arasında başka ilişki türleri bulun-madığını ve piyasa ekonomisinin yeryüzünde cennet yarat¬maya muktedir bir iktisadî model teşkil ettiğini elbette kastetmiyorum. İnsanların hayatı piyasa ilişkilerinden ibaret olmadığı gibi, piyasa ekonomisi de mükemmel değildir. Pi¬yasa ekonomisini tercih ediyor olmamızın ana sebebi, alter¬natiflerinin hem iktisadî etkinlik bakımından ondan çok daha kötü ve başarısız olmaları hem de insan haklarına, ahlâk, adalet ve özgürlüğe değişik derecelerde zarar vermeleridir. Tarih şahittir ki, piyasaların daha geniş olduğu, piyasa eko¬nomisi modelinin daha fazla uygulandığı yerlerde insanlar daha özgür ve müreffeh olmuş, insan hakları daha iyi ko¬runmuş ve bireyler daha ahlâklı hayatlar yaşamıştır. Bundan dolayı, piyasa ekonomisi medeniyetimizin vazgeçilmez bir parçasıdır.
Dipnotlar
1) Bu tür iddiaların son örneklerinden bazıları, Birikim dergisinin “‘Piyasalar’: Mit ve Gerçekler” başlığıyla yayınlanan 170-171. (Haziran-Temmuz 2003) sayısında yer almaktadır. Söz konusu dergide bulunan “Piyasaların ideolojik işlevi” adlı yazısında, Ahmet İnsel, iktisatla ilgili başka makalelerinde olduğu gibi, “fetiş”/“fetişizm” kavramlarına müracaat etmektedir (s.23). İnsel, bireylerin içinde bulundukları durumdan sorumlu tutulmalarını da “birey ve bireycilik tapınması” olarak adlandırmaktadır.
2) Birikim’in bir önceki notta sözünü ettiğim sayısında yer alan yaklaşık 20 dosya yazısının hemen hemen hiçbirinde liberal/piyasacı yazarlara birinci elden atıf yoktur.
3) Piyasa ekonomisi ve ahlâk ilişkisine liberal yazarlar esas itibariyle iki açıdan yaklaşmıştır. Bunların birincisi, piyasa ekonomisini ahlâkî terimlerle değerlendirmenin anlamsız/gayrimeşru olduğuna inanır. Genelde Avusturya İktisat Okulu, özelde Hayek bu çizgiye yakındır. Hayek’e göre piyasa ekonomisini ahlâkî terimlerle değerlendirmek, meselâ, iklimleri ahlâkî terimlerle değerlendirmeye benzer. Şüphesiz, bu, ciddî ve üzerinde durulmaya değer bir görüştür; ama, piyasa ekonomisini ahlâk testine tâbi tutmayı kafasına koymuş kimseleri bunu yapmaktan alıkoymaya yetmez.Üstelik bu test çabasının ille de ve sadece piyasa ekonomisi karşıtlarından gelmesi gerekmez. Bu yüzden, ben bu yazıda ikinci yaklaşımı, yani piyasanın ahlâkla ilişkilendirilebileceği ve bu açıdan bir tahlile tâbi tutulabileceği yolundaki yaklaşımı benimsiyorum. Hayek’in yaklaşımı hakkında fikir edinmek için, The Constitution of Liberty (Chicago: Chicago University Press, 1960) adlı eserine bakılabilir. Yerli literatürde Fuat Oğuz “Piyasa Süreci Teorisinin Ahlâk Anlayışı Üzerine Bir Not” adlı makalesinde Avusturya İktisat Okulu’nun görüşlerine yakın bir pozisyonda durmaktadır (Piyasa, Sayı:4, Güz 2002, s.3-9).
4) James R. Otteson, “Adam Smith: Bir Ahlâk Filozofu”, Çev. Atilla Yayla, Piyasa, Sayı:3, Yaz-2002, s. 49-57.
5) Mustafa Acar, “Ahlâk Piyasanın Neresinde?”, Piyasa, Sayı:4, Güz-2002, s. 15.
6) Mark Skousen, Modern İktisadın İnşası, Çev. Mustafa Acar-Ekrem Erdem-Metin Toprak, Ankara: Liberte Yayınları, 2003, s. 13-46.
7) Mark Skousen, Modern İktisadın İnşası, Çev. Mustafa Acar-Ekrem Erdem-Metin Toprak, Ankara: Liberte Yayınları, 2003, s. 13-46.
8) Şikago Okulu’nun en önemli isimleri F. Knight, M. Friedman ve R. Posner’dır. Bazı liberallere göre bu okulun yaklaşımı çok mekaniktir. Hatta, kimi iktisatçılar Şikago Okulu’nun piyasacı bile olmadığını iddia etmektedir. Liberal/liberteryen gelenek içinde bu konuda yapılan tartışmaların son derece ilginç bir örneği için bkz.: Journal of Libertarian Studies, Volume 16, no. 4 (Fall 2002).
9) Herbert Giersch, “Ekonomik Morality as a Competitive Asset”, Alan Hamlin-Herbert Giersch-Andrew Norton,  Markets, Morals and Community (Sydney: The Center for Independent Studies, 1996) içinde, s. 29.
10) Giersch, a.g.m., s. 25
11) Bunu anlamanın çok kolay bir yolu, muayyen bir süredir piyasada olan ve tüketicilere sunulan bir malın fiyat ve kalitesindeki mutlak ve nisbî değişiklikleri sistematik olarak incelemktir. Bu, meselâ, 19. yüzyılın başından beri varolan Ford otomobilleri için yapıldığında, yüz yıldır Ford’un fiyatlarının ve kalitesinin tüketicinin lehine değiştiği görülecektir
12) Dauglas Rasmussen, “Economic Rights versus Human Dignity: The Flowed Moral Vision of the United States Catholic Bishops”, James SterbaDauglas Rasmussen, The Catholic Bishops and the Economy: A Debate (New Brunwick (USA) and London (UK): Transaction Books, 1987) içinde, s. 78. 
13) Giancario Bosetti, Yüzyılın Dersi: Karl Popper’la Özgürlük ve Demokratik Devlet Üzerine İki Konuşma, Çev. Sinan Gütrunca, Ankara: Sermaye Piyasası Kurulu Yayınları, 1997, s. 85.
14) İkinci milenyumda ve özellikle 20. yüzyılda insanların hayat şartlarındaki gelişmeler hakkında ayrıntılı bilgi için bkz.: Ian Vasquez (Ed.), Kapitalizm ve Küresel Refah, Çev: Metin Toprak-Murat Doğanlar-Ekrem Erdem, Ankara:Liberte Yayınları, 2003, özellikle 1. ve2. bölümler ve Stephen Moore-Julian Simon, “20. Yüzyıl: İnsanlığın Yaşadığı En İyi Çağ”, Çev: Atilla Yayla, Liberal Düşünce, n. 17 (Kış-2000), s. 72-77; Calvin Beisner, “Önceki Bin Yılda Maddî İlerleme”, Çev: Atilla Yayla, Liberal Düşünce, n. 17, s. 78-82; The Economist, “Zenginliğe Giden Yol”, Çev: Atilla Yayla, Liberal Düşünce, n. 17, s. 83-88.
15) Endüstri devriminin işçilerin durumunu kötüleştirdiği efsanesine karşı bir çelışma için bkz.: F. A. Hayek (ed.), Capitalism and Historians, Chicago: The University of Chicago Press, 1954.
16) Endüstri devrimi ve sonrasında İngiltere’de işçilerin hayat şartlarında medyana gelen değişmeler için bkz.: T. S. Ashton, “The Standart of Life of the Workers in England, 1790-1830”, Capitalism and Historians içinde, s. 127-159.
17) Mustafa Erdoğan, “İyi Niyet, Yoksulluk ve Piyasa”, Piyasa, Sayı:3 (Yaz-2002), s. 93-97
18) Johan Norberg, Küresel Kapitalizmi Savunmak, Ed. Mustafa Acar-Metin Toprak, Ankara: Liberte Yayınları, 2003, s. 83.
19) Adalet teorileri hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. F. A. Hayek, Sosyal Adalet Serabı, çev. Mustafa Erdoğan, Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1995; Atilla Yayla, “Adalet Teorilerine Bir Bakış”, Liberal Bakışlar, (Ankara: Liberte Yayınları, 2000) içinde, s. 69-93 ve “Kurucu Rasyonalizm, Adalet ve Sosyalizm”, Liberal Bakışlar içinde, s. 119-156; Mustafa Erdoğan, “Özgürlük, Adalet, Refah”, Liberal Toplum Liberal Siyaset (Ankara: Liberte Yayınları, 2. Baskı, 1998) içinde, s. 71-92; Norman P. Barry, Modern Siyaset Teorisi, çev. Mustafa Erdoğan-Yusuf Şahin, Ankara: Liberte Yayınları, 2003, 6. Bölüm.
20) Yirminci yüzyılda ilkelere bağlı bir sosyal adalet teorisi geliştirme yolunda en büyük çabayı John Rawls sarfetmiştir. Bütün iyi niyetine ve kabiliyetine rağmen Rawls’un çabaları başarılı olamamıştır. Nitekim, teorisinin içsel zayıflıkları ve tutarsızlıkları bir yana, kendisinin dahi A Thery of Justice (1971)’deki evrensel adalet teorisi geliştirme hedef ve iddiasını Political Liberalism (1993)’de mahallî ve konjonktürel (demokratik kültür ortamlarında geçerli) bir teoriye dönüştürmesi, bu başarısızlığın kendi kaleminden itirafı olarak görülebilir...
21) Bu durum, kumanda ekonomilerinde ve hatta kumanda ekonomisinin en radikal örneği olan sosyalist ekonomilerde dahi mübadelenin olduğuna ve dolayısıyla, baskıya ve her türlü yasaklamaya rağmen piyasanın oluştuğuna delâlettir. Buradan iki sonuç çıkarılabilir. İlki, piyasa sisteminin insan tabiatıyla en uyumlu sistem olduğudur. Bu, şu anlama gelir: Piyasanın ortadan kaldırılması, insanın insanî potansiyellerini gerçekleştirme vasatlarından birinin ortadan kaldırılmasıdır. Metinde verdiğim örnek de, aslında, bu duruma bir vurgu yapmaktadır. Çünkü, sosyalist bir sistemde yaşayan bir insanın mübadele yapma eğilimi, münferit bir örnek teşkil etmekten çok, insana özgü bir davranış kalıbıdır. İnsanın en önemli özelliklerinden biri olan özel mülkiyet edinme ve onu kullanma eğiliminin bir yansımasıdır. Piyasayı ortadan kaldırmak için ilk etapta özel mülkiyeti ortadan kaldırılmak gerekir; ki birçok ütopyada bu hayal edilmiştir. Özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, bir bakıma –ya da tam anlamıyla insanlığın/medeniyetin ortadan kaldırılması demektir. Bu yapılamayacağına göre, mübadele ve piyasa daimî olacaktır. İkinci sonuç ise, ilkiyle alâkalı ve hatta iç içe olarak, evrimci rasyonalist liberal düşünürlerin (Hayek, Hume, Smith vd.) insan davranışlarının siyasî/idarî cihazlarla tamamen manipüle edilemeyeceği görüşünde haklı olduğudur. Çünkü örnekte bahsedilen insanın güdümlü bir ekonomide yaşamasına rağmen sergilediği bu mübadele davranışının ortaya çıkış sebebi, bürokrat ve politikacıların talimatları değil, şahsî ihtiyaçlarının baskısıdır. Bu insan, bu davranışı ile, kendini yönetenlere ve onların cafcaflı rasyonalist ideallerine güvenmediğini sergilemiştir. Sistemin resmen reddettiği özel mübadeleye, hayatını iyileştirmek için, her fırsatta koşmaktadır.
22)  Sovyetler Birliği’ndeki hayat şartları hakkında epeyce kaynağa sahibiz. Fakat, akademik kaynaklar yerine romanlar, vaziyeti daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Bu çerçevede okunması gereken bir roman 1920’lerde olaylara bizzat şahit olan Ayn Rand’ın Yaşamak İstiyorum’udur (çev. Gülten Suveren, İstanbul: Plato Yayıncılık, 2003). Bu romanı okuyan modern okuyucu, muhtemelen, romanın her üçbeş sayfasında bir karşımıza çıkan gıda rejimiyle ilgili anlatımı, hayal veya fantezi zannedecektir; oysa anlatılan herşey gerçektir. Kumanda ekonomisinde yaşayanların alternatif dünyayı, piyasa ekonomisinin bolluk ve bereketini anlamakta nasıl zorlandığının hoş bir örneği, son Sovyet lideri Gorbachov’un 1980’lerin ikinci yarısında yaptığı bir ABD gezisinde yaşanmıştır. Gorbachov, New York’ta çok departmanlı (1 milyon çeşit mal satılan) bir mağazayı ziyaret ettiğinde çok şaşırmış ve mağazanın kendisini etkilemek için özel olarak hazırlandığını zannetmiştir.
23) . Kant, F. Bastiat, F. A. Hayek bunlar arasında özellikle dikkat çekenleridir
24) Nathan Rosenberg, L. E., Jr. Bridzell, How the West Grew Rich: The Economic Transformation of the Industrial World, New York:I. B. Tauris & Company, 1987,  s. 105-106 ve ayrıca bkz. David S. Landes, The Wealth and Poverty of Nations, New York: W. W. Norton & Company, Inc., 1999.
25)  Atilla Yayla, “Siyaset ve Yozlaşma: Aykırı Bir Bakış”, Devletçi Zihniyet ve Piyasa Ekonomisi (Ankara: Liberte Yayınları, 2001) içinde, s. 11-20.
26)  Mario Varges Llosa, “Yeni Bin Yılda Liberalizm”, Çev.: Metin Toprak, Ian Vasquez (ed.), Kapitalizm ve Küresel Refah, Ankara: Liberte Yayınları, 2003, içinde, s. 15-26.
27)  Bu konudaki yanılgı, ABD emperyalizminin kısa bir tahlile tâbi tutulmasıyla kanıtlanabilir. ABD emperyalizmi, onun piyasa ekonomisine sahip olmasına dayandırılır; oysa buna temel teşkil edecek hiçbir delil mevcut değildir. Şöyle bir mantık yürütülmektedir: ABD emperyalisttir; aynı zamanda piyasa ekonomisine de sahiptir. O hâlde, piyasa ekonomisi ve emperyalizm birbiriyle örtüşüktür. Böyle düşünenlerin düştüğü tuzak, konuyla ilgili asıl sorunu teşkil eder: İndirgemecilik. Bu tarz bir yaklaşımın açıklama gücü olmayacağı açıktır. Bu mantıkla şu sonuca da varılabilir: Piyasa ekonomisine sahip olmayan ülkeler emperyalist olamaz ve piyasa emperyalizmin bir ön şartıdır. Oysa, tarihte, birçok ülke, meselâ Sovyetler Birliği, piyasa ekonomisine sahip olmamasına rağmen, emperyalizm olarak adlandırılabilecek davranışlar sergilemiştir. Önyargılardan bağımsız olarak konuya yaklaşıldığında, şu açıkça görülecektir: Emperyalizmin asıl sebebi piyasa ekonomisi değildir. Emperyalizm, kontrolsüz güce sahip devletlerden beklenebilecek ve onların eylemleriyle adlandırılmış bir politikadır. Piyasa ise hem devleti mutlak güçten olabildiğince uzak tutmakla hem de gücü sınırlamakla neredeyse eş anlamlıdır. Piyasa çeşitli enstrümanları vasıtasıyla devleti hem vatandaşlarına karşı sınırlamakta hem de ülkelerin ilişkilerini geliştirip menfaatlerini içi içe geçirerek barışı teşvik etmektedir.
28)  Giersch, a.g.m., s. 34-35.
29)  Daniel T. Griswold, “Serbest Ticaret Üzerine Yedi Ahlâkî İlke”, Çev. Emrah Akkurt, Piyasa, Sayı:3 (Yaz-2002), s. 59-65.

 


*Piyasa Medeniyeti, Liberte Yayınları, 2004, Ankara, ss. 1 – 36.

 
Mustafa Erdoğan - Demokrasi, Özerklik ve Kürt Talepleri PDF Yazdır e-Posta
Mustafa Erdoğan   
Salı, 17 Ağustos 2010 13:43

1. Giriş

“Özerklik”in son zamanlarda gitgide demokratik siyasal gündemin gözde kavramlarından biri haline gelmesi esas olarak ulus-devlet modelinin epey bir süredir yaşadığı “kriz”le ilgilidir. Bu modelin dayandığı “türdeş toplum” (cemaat olarak millet) varsayımının “insanlık durumu”nun gereklerine uymadığı her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Bu varsayım toplumsal varoluşun kendiliğinden çeşitliliğinin gereklerine de açıkça ters düşmektedir. Gerçekten de, ulus-devlet modelinin devleti hakim etnik-kültürel toplulukla tanımlaması, yurttaşlığı iddia edildiği gibi “evrenselci” bir statü olmaktan çıkarmakta ve toplum içindeki farklı kimlik gruplarını siyaseten ve hukuken dezavantajlı hale getirmektedir. Öte yandan, bu modelin merkeziyetçiliği de devletin yerel veya kültürel grupları sıkı denetim altında tutmasını kolaylaştırdığı için etnik-kültürel bakımdan çoğunluğu teşkil eden ve devleti kontrolü altında tutan etno-ulusal topluluğun hakim pozisyonunu tahkim ederken, yerel inisiyatifleri zayıflamakta ve bu çerçevede çeşitlilik unsurlarının varlığını sürdürmesi de zora girmektedir.

Devamını oku...
 
David Schmidtz - Mülkiyet Kurumu * PDF Yazdır e-Posta
David Schmidtz   
Cuma, 11 Haziran 2010 08:04
Mülkiyet hukukunun evrimi, dışsallıkları içselleştirmek doğrultusunda süregiden bir arayışın itimiyle gerçekleşmektedir: üretken çabayla ilişkilendirilen pozitif dışsallıklar ve ortak sahiplikteki kaynakların kötü kullanımıyla alakalı negatif dışsallıklar. Teorik olarak, ve kimi zaman da pratik olarak, maliyetler zaman içinde içselleştirilmektedir. Gittikçe insanlar başkalarının hataları ve talihsizliklerinin değil kendi hataları ve talihsizliklerinin maliyetini ödemektedir.

Eğer her şey yolunda giderse, mülkiyet hukuku potansiyel üreticilerin üretken çabanın tüm olumlu sonuçlarını elde etmesini sağlar. Aynı zamanda bu hukuk insanların kendilerini mahalle çevresindeki faaliyetlerle ilişkilendirilen negatif dışsalıklardan izole etmelerini sağlar. Mülkiyet hukuku mükemmel değildir. Komşuların birbirleri üzerine yükleyebileceği negatif dışsallıkları minimize edebilmek için insanlar taciz (nuisance) ve imar (zoning) kanunlarına başvurmaktadır. İnsanlar, tıpkı dünyanın diğer yerlerinde merkezi planlamacılara yüzlerini dönmeleri gibi, Çevre Koruma Ajansı gibi kurumlardan yardım beklemektedir. İnsanlar desantralize karar vermenin kaotik olduğunu ve kaosun sonucunun da negatif dışsallıkların patlaması olduğunu düşünmektedir.

Devamını oku...
 
Lawrence Reed - Özgürlüğün Sesi* PDF Yazdır e-Posta
Lawrence Reed   
Çarşamba, 26 Mayıs 2010 09:44


Fırsat buldukça, özgürlük savunucularına şu soruyu yöneltiyorum: “Sizi bu düşüncelere ilk yönlendiren neydi?”

Bu, her zaman ifşa edici cevaplar, bazen de büyüleyici hikayeler ortaya çıkaran önemli bir soru. Unutmayın ki özgürlük, otomatik ya da garantili değildir. Şimdiye kadar yaşamış insanların pek azı aslında buna sahip olmuştur; çoğu kişi serf veya köle olmuş ya da bir tür tebaa olarak yaşamını sürdürmüştür. Bu mesaj, pek de üniversite profesörlerinin, devlet okulu öğretmenlerinin, ya da bu günlerde medyatik kişilerin ağzından çıkan türden değil. Mesajı ulaştırmak uzun bir çalışma gerektirir. Yeni Ahit’ te, çiftçiyle ilgili kıssadaki tohumlar gibi, fikirler de her zaman verimli topraklara düşmezler.

Yıllardır şu cevapları çok duydum: Ebeveyn, bir kitap, içgüdü, bir makale, bir arkadaş. Ve, bazen de bir öğretmen veya profesör vesilesiyle. Belki ben sıradışıyım (Daha kötüsüyle de suçlandım!) ama beni etkileyen, bir filmdi. İşte benim hikayem.

Ailem hiçbir zaman politika ya da felsefeye fazla ilgi göstermedi. Annem tarafında (İngiliz-Alman) ya da babam tarafında (İskoç-İrlandalı) politikaya giren, kitap yazan ya da şu veya bu türden toplumsal faaliyetlerde bulunan bir kişiye rastlamadım. Bildiğim kadarıyla bir yüzyıldan fazladır, atalarım çoğunlukla sıkı çalışan, sessiz sakin yaşayan ve sadece kendi işiyle meşgul çiftçiler ve küçük esnaflarmış. Babamın çocukluğum boyunca hatırlayabildiğim tek politik konuşması, okul müdürü babamı arayıp, beni Florida’ daki akrabaları ziyaret etmek için bir haftalığına okuldan alamayacağını söylediğinde ona “O senin değil, benim oğlum ve Florida’ ya gidecek. Beni bir daha arama!” demesiydi.

1965 yazıydı, 12 yaşıma girmek üzereyken, annem beni ve kızkardeşimi “Neşeli Günler”(1)  adlı yeni bir filmi izlemek üzere evimizden 40 mil uzaklıkta, Pittsburg’ da bir tiyatroya götüreceğini söyledi. İçindeki şarkılar dışında film hakkında hiçbir fikrim yoktu. Benim açımdan bu, kalmak için yeterli bir mazeretti. İsteksizce gittim – ve büyülendim. Müzik ve dekor unutulmazdı, ama benim hayatımı değiştiren kurgu ve mesajdı. Sanırım ilk defa o zaman garanti olduğunu sandığım özgürlüğün, dünyada norm olmadığı gerçeği üzerinde düşünmem gerektiğini anladım.

Film kısa sürede 1965 yılının gişe rekortmeni oldu. Esas itibariyle Amerikan seyircisini hedeflen bir film olarak, kısaca Avusturyalı von Trapp ailesinin Hitler zulmünden kaçışını anlatan bir Amerikan yapımıydı. Alp Dağları’ nın ve Salzburg kasabasının güzelliği o günlerde Amerikalı turistleri Avusturya’ yı ziyaret etmeye teşvik etmişti. New York Times’ dan Todd S. Purdum filmi kastederek “…bu türdeki son film gösterisi sanatkarlığın zaferi ve 20. yüzyıl ortasının toplumsal kültürüne hükmeden eğlence türünü üreten stüdyo sisteminin doruk noktası.” demişti.

Benim için Neşeli Günler şiddetli bir uyanıştı. Bu, tatile gidemeyeceğimi söyleyen okul gibi değildi. Konusu yabancı bir rejimin, huzur dolu, komşuluk ilişkileri kuvvetli bir kasabaya hükmetmesi ve bir babanın ailesini terkedip orduda göreve çağıran emirler almasıydı. İçimde birşeyler kıvılcımlandı ve o günden beri canlı kaldı. O dönemin tarihi hakkında daha çok şey öğrenmek istedim ve William L. Shirer’ ın “Nazi İmparatorluğu”(2)  adlı klasik eseri de dahil olmak üzere elime geçen herşeyi okudum. Özgürlüğe özlem duyan ve onu korumak için çok büyük çaba sarfetmiş kişilerin hikayeleri beni büyüledi. Sosyalizm, komünizm, faşizm ve bütün kolektivist izmler aynı anafikri taşırlar. A iyi bir fikre sahip olduğu için, A kesimini B kesimine baskı uygulamaya iterler.

Daha sonra, 1968 yılı başında “Prag Baharı” yaşandı. Orası Avusturya değildi fakat sınır komşusuydu. Özgürlük hareketi haberleri komünist Çekoslovakya’ da gazeteleri ve televizyon kanallarını işgal etmişti. Sovyetlerin kafese aldığı Çeklerin buna açıkça meydan okumalarını takdir ettim. Moskova hükümeti ordu ve tanklarıyla Çeklerin  özgürlüğünü gasp ettiğinde infiale kapıldım ve onlara karşı öfke dolu konuşmaya istekliydim. O günlerde yerel gazetede Young Americans for Freedom ( YAF - Özgürlükçü Genç Amerikalılar) isimli bir örgütün Pittsburg merkezindeki Mellon Meydanı’ nda istilayı protesto etmek için bir miting düzenleyeceklerinden bahsedildi. İlk otobüs biletimi o zaman aldım. Bir Sovyet bayrağı yaktık ve Çekoslovakya için özgürlük isteyen pankartlar taşıdık.

O günlerde YAF yeni katılanlara bir dizi kitap, dergi ve makale tedarik ediyordu: Benim için özellikle önemli olanlar F. A. Hayek’ in “Kölelik Yolu”,(3) Henry Grady Weaver‘ dan “The Mainspring of Human Progress”, Henry Hazlitt’ den “Economics in One Lesson” ve “The Freeman“ (4) aboneliğiydi. Mesaj basitti: Eğer etkin bir anti-komünist olmak istiyorsan, felsefe ve ekonomi hakkında daha derin bilgilere sahip olmalısın.

Tüm bu materyalleri okumam beni kritik önem arzeden birtakım düşüncelere sevketti:
• Fikirler dünyaya hükmeder. Zulüm kötü fikirlerden doğar; özgürlük iyi düşüncelere dayanır, tıpkı bireysel mülkiyet ve sınırlı yönetim gibi.
• Özgürlük asla otomatik değildir. Onun için çaba sarfetmelisin, tersliklere ve saldırılara göğüs germelisin ve birilerinin seni özgürlük savaşından ayartmaya çalışmasına karşı durmalısın.
• Denetimsiz devlet özgürlüğün en büyük düşmanıdır. Devletten çok şey beklemek ve beklentilerimiz için yeterince çaba sarf etmemek, devletin refah ve güvenlik vaatlerine rağmen zulüm için en sağlam zemini oluşturur.

Bu düşünceler ve sonuçları beni özgürlük değerlerini de öğreten bir yerde ekonomi eğitimi almaya yöneltti: Pennsylvania’ daki Grove City College’ da. Buradan, önce öğretmen olarak Northwood Üniversitesi’ ne daha sonra da başkan olarak Mackinac Kamu Politikaları Merkezi’ ne gittim. Özgürlük, tüm bu yıllar boyunca benim politik düşüncelerimin ana konusu olmuştu.

Eğer annem Neşeli Günler i izlemeye Pittsburg’a gitmekte ısrar etmeseydi, belki de farklı bir yoldan özgürlük savunucusu olacaktım. Fakat sonradan anladım ki, bu şüpheliydi. Bugün muhtemelen bir fotoğrafçı ya da veteriner olacaktım. Bunlar kuşkusuz saygın ve geçerli meslekler, ama benim seçtiğim şey değiller.

Sonuç olarak son 40 yılımı beyaz perde önünde geçirdiğim birkaç saate borçluyum. Bazıları Neşeli Günler için modası geçmiş diyor, ama benim için bir mucizeydi. Bu film benim favori filmim ve her zaman öyle kalacak.

* Lawrence W. Reed, “The Sound of Freedom”, The Freeman, Sayı 59,Aralık 2009.

Dipnotlar
1. “The Sound of Music”, Yön.Robert Wise, 1965, ABD.
2. Orj. “The Rise and Fall of the Third Reich” William L.Shirer, 1960; çev. Rasih Güran, İnkılap Kitabevi, 1992, İstanbul.
3. Orj. “The Road to Serfdom” F. A. Hayek, 1944; çev. Turhan Feyzioğlu - Yıldıray Arsan, Liberte Yayınları, 2004, Ankara.

Çeviren: A. Defne Öztürk
4. Aylık yayımlanan dergi, ABD.

 
Mustafa Erdoğan - "Kürt Açılımı"na Dair PDF Yazdır e-Posta
Mustafa Erdoğan   
Pazartesi, 08 Şubat 2010 11:15

A. KÜRT SORUNU NEDİR?


Kürt sorunu, Türkiye’nin, derin tarihsel kökleri olan karmaşık bir sorunudur. Siyasî, kültürel ve ekonomik boyutlarıyla büyük bir sorundur bu. Kürt sorunu Cumhuriyet Türkiye’sinin Osmanlıdan devraldığı, ama bu devralışla birlikte mahiyeti de önemli ölçüde değişmiş olan bir sorundur. Son çeyrek asırda bu soruna bir de terör boyutu eklenmiştir, ama bu sorunun mahiyetini değiştirmiyor. Adını koymak gerekirse, bugünkü haliyle Kürt sorunu esas olarak bir kimlik sorunudur. “Kimlik sorunu” ifadesiyle ne kastettiğimi açıklamadan önce, meselenin diğer boyutları hakkında birkaç söz söylemem uygun olur.

 

Şüphe yok ki, Kürt sorununu karmaşıklaştıran başka unsurlar da vardır. Bunların başında, Kürt nüfusun ağırlıklı olarak yaşadığı bölgenin iktisadi geri kalmışlığı gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, sosyo-ekonomik sorunlar elbette Kürtlerin bu sorunu daha yakıcı bir şekilde tecrübe etmelerine yol açıyordur, ama kesinlikle sorunun temel nedeni bu değildir. Esasen, aşağı yukarı benzer sorunlar Türkiye’nin başka bölgelerinde de yaşanmaktadır. Kaldı ki, Batı dünyasındaki kimi tecrübelerin de gösterdiği gibi, refahın artmasının özgürlük ve özellikle de kimlik taleplerini ortadan kaldıracağının bir garantisi yoktur. Aksine artan refah düzeyi bu tür taleplerin daha yüksek sesle dile getirilmesine bile yol açabilir. Şüphesiz bu, bölgenin ekonomi ve refah sorunlarına kayıtsız kalınmasını gerektirmez; ama bu konularda sağlanacak bir iyileşmenin Kürt sorununu çözümü demek olmadığını da bilmemiz gerekir.

Türkiye’nin aşırı merkeziyetçi idari yapısı yanında, Cumhuriyet döneminin özellikle tek-partili yıllardaki otoriter ve baskıcı politikalarının da bu meseleyi akut hale getiren bir etken olduğu açıktır. Nihayet Kürt siyasi hareketinin baskın kanadının teröre başvurması da aynı yönde olumsuz etki yapmıştır. Bu yol ayrıca devlet seçkinlerinin geleneksel baskıcı politikaları sözde meşrulaştırmasına da yaramış ve devletin Kürt sorununu esas olarak bir güvenlik sorunu olarak takdim etmesini kolaylaştırmıştır.

Şimdi, Kürt sorununun özünde bir kimlik sorunu olduğunu söylemek ne demektir? Öyle sanıyorum ki, meselenin özünde Kürtlerin “baskıdan özgürlük” ve kendi ayrı kimliklerinin tanınması arayışları yatmaktadır. Bu arayışların tetikleyicisi ise Türkiye Cumhuriyeti’nin referansını oluşturan “ulus-devlet”çi modern siyasi paradigmadır. Bu paradigmanın ideolojik ayaklarından birini milliyetçilik diğerini ise lâiklik oluşturmaktadır. Türkiye bu iki ayağı da haddinden fazla tahkim etmiş olan, deyim yerindeyse, “kraldan fazla kralcı” bir ulus-devlettir. Türk ulus-devletinin milliyetçi ayağı Kürt kimliğinin reddini “gerektirmiş”tir ve bu reddin genellikle baskıcı tedbirleri beraberinde getirmiş olduğu da açıktır. Lâikçilik ise Kürtlerle Türkler arasında duygu ortaklığı sağlayan kanallardan birini önemli ölçüde tahrip etmiştir.

Gerçi, Cumhuriyetin devlet seçkinleri siyasi birliğin dinî referansının çökertilmesinin yarattığı boşluğu cumhuriyetçi moraliteyle doldurabileceklerini ummuşlardı ve buna giriştiler de. Bunda bir ölçüde başarılı da olunabilirdi, ama yapılan iki büyük hata yüzünden bu mümkün olmadı. Birinci hata, Kemalist rejimin kısa zaman sonra cumhuriyetçiliği “milliyetçilik”in (Türk milliyetçiliğinin) emrine koşması oldu. Kürtler arasında ayrı bir kimlik bilincinin doğup gelişmesini tetikleyen ana dinamik, ona eşlik eden baskı politikasıyla birlikte, işte bu bölücü ideoloji olmuştur. Kemalist Cumhuriyet’in ikinci büyük hatası ise, “dinin devrini doldurduğu”na çok erken karar vermesi ve buna bağlı olarak da lâikliği sivil hayat alanını da kuşatacak bir felsefeye (“sivil din”e) dönüştürmesiydi. Bu siyaset ise milliyetçiliğin yarattığı tahribatı daha da derinleştirdi.

Esasen, ulus-devlet modelinin günümüzün çeşitlilik, kimlik ve farklılık sorunlarıyla baş etmesi mümkün olmadığı gibi, onun idamesi bir ölçüde kaba baskıyı da kaçınılmaz hale getirmektedir. Genel olarak ulus-devletlerin toplumsal-kültürel alana nüfuz edecek şekilde tasarlanmış “rıza üretimi”ne ilişkin ideolojik mekanizmaları ve gerektiğinde türdeşleştirme için kullanılan cebir aygıtları vardır. Türkiye söz konusu olduğunda bu durum çok daha belirgindir. Onun için, Türkiye ideolojik rıza üretiminde bir hayli başarılı olmuş olmasına rağmen, şaşırtıcı biçimde, zor araçlarına başvurmakta da fazlasıyla “cömert” davranan bir devlettir.

Tabiatıyla, bu resmi pratiğin her iki yönü de Kürtleri rahatsız etmiş ve onları özgürlük ve “kimlik tanınması” arayışına itmiştir. Ayrıca, dünyada ve çevremizde meydana gelen ve şüphesiz Kürtlerin de yakından izlediği kimi gelişmeler bu kimlik bilincini daha da artırmıştır. Nitekim, son yıllarda bir yandan küreselleşme ulusal toplumlar içindeki kültürel grup veya topluluklar arasında ayrı kimlik bilincini yükseltirken, öbür yandan Kuzey Irak’ta özerk bir Kürt yönetiminin oluşması da Türkiye Kürtleri arasında  aynı algıyı pekiştirmeye hizmet etmiştir. Bu “dış” faktörün etkisi o kadar büyüktür ki, Kürt sorununun çözülmesine ilişkin iyi niyetli çabaların bile bu algıyı değiştirmesi çok zordur. Bu noktaya gelinmesinde, şüphesiz, yakın zamanlara kadar Türkiye’nin Kuzey Irak’la ilgili resmî politikasının, akıl almaz bir şekilde, esas olarak Kürt karşıtı bir temelde yürütülmüş olmasının büyük bir rolü vardır. Bu şartlarda, Kürtlerin kendilerini genel toplumun çoğunluğundan farklı bir kimlik ve hatta “baskı altındaki bir halk” olarak görmeleri anlaşılabilir bir durumdur.

B. TÜRKİYE’NİN PARADİGMA DEĞİŞTİRMESİ GEREKİYOR

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt meselesindeki temel çıkmazı meseleyi esas olarak bir güvenlik sorunu olarak görüp bu anlayışa uygun “tedbirler”e odaklanmasıdır. Tabiatıyla bu stratejinin ana hedefi de PKK terörünün üstesinden gelmek olmuştur. Bu yanlış stratejiden uzaklaşması için Türkiye’nin bu konudaki resmi paradigmasını değiştirmesi gerekmektedir.

Paradigma değiştirmek elbette kolay değildir. Çünkü, paradigma değişiminin ima ettiği zihinsel sıçrama, daha önce sahip olunan kimi köklü fikirleri, bağlılıkları ve tarafgirlikleri terkedebilme “cesareti”ni gerektirir. Böylesine “devrimci” bir değişimin, bırakınız değer ve çıkarların belirleyici olduğu siyaset alanını, bu bakımlardan çok daha nötr olması beklenen fen bilimleri alanında bile zor olduğunu yıllar önce Thomas Kuhn göstermişti.

Peki nedir aşılması gereken resmi paradigma? Bu, kısaca, geleneksel “ulus-devlet” paradigması, daha doğrusu, onun Türkiye’ye özgü daha da katı versiyonudur. Bu paradigma şöyle özetlenebilir: “Günümüzde siyasi organizasyonun en ‘iyi’ biçimi türdeş bir kültürel ulusun merkezi olarak örgütlenmesine dayanan egemen devlet modelidir. Bu, aynı zamanda tarihsel açıdan da en ‘ileri’ olan modeldir. Ulus veya millet dediğimiz var oluş tarzı da, farklılık kabul etmeyen bütünleşik bir kollektiviteden başka bir şey değildir ve öyle de kalması gerekir. Ulusun, dolayısıyla ‘onun’ devletinin sağlığı bu birlik-bütünlüğü her ne pahasına olursa olsun korumakta yatmaktadır. Bunun için de, farklılıkların tanınmasına ve adem-i merkeziyetçiliğe dayanan bir siyasetten kesinlikle uzak durulması gerekir; çünkü farklılık bilincinin yükselmesi kadar merkezi otoritenin toplumun tümü üstündeki sıkı kontrolünün zayıflaması da nihayetinde ulusun ve onun devletinin yok oluşunu hazırlayacaktır. “

Modern ulus-devletlerin baş etmek zorunda oldukları temel problemlerden biri, homojen bir ulusal kimlik tanımını “başarıyla” sürdürebilmektir. Bu, ulus-devletler için gerçek bir “challenge”dır; çünkü, son derece istisnai örnekler dışında, hem kültürel çeşitlilik hem de nüfus hareketleri modern toplumların bir gerçeğidir. Türkiye Cumhuriyeti de kuruluşundan buyana elbette bunun bir istisnası değildir. Homojenliği dert edinen devletler kültürel çeşitliliğe bir cevap olmak üzere başlıca iki tür siyaset izlerler. Birincisi asimilasyon siyaseti olup, bunun özünü, siyasi birlik içinde yer alan farklı unsurları hakim kültüre benzetme çabası oluşturur. İkinci siyaset tarzı ise göçmen politikası bakımından kültürel çeşitliliği önlemeyi amaçlayan “izolasyon”culuktur. Bu politika genellikle asimilasyoncu yaklaşımla atbaşı gider.

Ne var ki, her iki politika da problemlidir. İlk olarak, azınlık grupların kültürel olarak asimilasyonunu amaç edinen politikanın bazı zorlukları ve riskleri vardır. Bir kere, kültürler arası etkileşim tamamen engellenemeyeceğinden, asimilasyona uğratılmak istenen azınlık kültürleri de hakim kültürü değiştirebilir. Eğer kültürel türdeşlik ve saflık konusunda ısrarcı iseniz, bu durum sizi bir tür “apartheid” politikası benimsemeye bile sevk edebilir. İkincisi, azınlık kültürlerinin asimilasyona direnme eğiliminin bu gruplar arasında ayrılıkçılığı besleme ihtimali vardır. En önemlisi de, asimilasyoncu politikaları bireysel özgürlüğe saygıyla bir arada yürütmenin zorluğudur. Bunun pratik anlamı, kültürel olarak farklı unsurların şu veya bu ölçüde baskı altına alınmasıdır.

Türkiye’nin 1980’lere kadar sürdürdüğü ve esas olarak iktisadiymiş gibi görünen otarşi politikasına bir de bu açıdan bakmakta yarar vardır. Asimilasyoncu siyaset konusunda da Türkiye Cumhuriyeti ne yazık ki bir istisna oluşturmuyor. Resmi söylemde –şimdilerde daha sofistike ve kısmen hakşinas bir görüntü içinde- bunun aksinin ileri sürülmesi, yeni rejimin kuruluşundan kısa bir süre sonra benimsediği kültürel türdeşlik amacına uygun olarak hem asimilasyoncu hem de izolasyonist bir siyaset izlendiği gerçeğini değiştirmiyor. Keza, özellikle ilkinin Kürtlere dönük olarak başvurulmuş olan baskı politikasına zemin teşkil etmiş olduğu da açıktır.

Bugün bir tür “günah çıkarma” görüntüsü altında ama daha kurnazca dile getirilen inkârcı tutum, ne ülkenin Kürt nüfusun ağırlıklı olduğu yörelerinin Cumhuriyet tarihinin önemlice bir kısmı boyunca olağandışı –gerçekte hukuk dışı- rejimlerle yönetilmiş olmasını, ne Cumhuriyet’in  “hars vahdeti” sağlama amaçlı sürgün ve iskân politikalarını, ne de resmi eğitim müfredatına bugün bile halâ hakim olan etnik Türkçü ruhu örtebilir. Kürt meselesinde Türkiye’nin bugüne kadar izleye geldiği baskı politikası arızi faktörlerle açıklanacak bir durum değil, tam tersine Cumhuriyet’in siyasi kimliğini etnik Türkçülükle tanımlayan genel tutumunun doğal bir sonucudur.

Onun için, “Türk” kelimesiyle tanımlanan sözde “kuşatıcı” yurttaş kimliğinin etnisiteyi ima eden bir sıfat değil de sırf bir ad olduğunu ancak “tuzu kuru” olanlar söyleyebilir. Alt kimlik-üst kimlik kavramlaştırmasının ima ettiği ahlâki hiyerarşiyi bir yana bıraksak bile, nüfusu oluşturan etnik kimliklerden birinin adına –bu en kalabalık unsur olsa da- bütün farklı kimlikleri kuşatan bir genel kimlik tanımlayıcısı payesi biçmenin siyasi olarak tarafsız bir kimlik tanımı olduğunu hangi vicdan söyleyebilir?...

Bu zihniyetin Kürt meselesiyle ilgili başlıca iki sonucu var: “Türk ulusu” tek ve bütünleşik bir kütle olduğuna ve devlet de bu bütünleşik “Türk ulusu”na ait bulunduğuna göre (“Türkiye Türklerindir”), Türkiye’deki hiç bir grup bu ana bütünden farklı olduğunu iddia edemez. Kısaca, ayrı bir Kürt kimliğinin var olduğu kabul edilemez. İkincisi, devletin merkeziyetçi yapısı ulus-devlet olarak varlığımız bakımından hayatidir, dolayısıyla adem-i merkeziyetçi düzenlemelere, özellikle de onun siyasi türlerine izin verilemez. Bu iki sonucun zorunlu olarak bizi götüreceği üçüncü bir sonuç daha var ki, en fazla kaygı verici olanı da odur: “Bu en yüce değerleri her ne pahasına olursa olsun korumalıyız.”

Şimdi, çeşitli ideolojik endoktrinasyon mekanizmaları aracılığıyla “insanlık durumu”nun gereklerine bu derece aykırı düşünmeye on yıllar boyunca alıştırılmış olan insanların, çeşitlilik, çoğulculuk ve yerel inisiyatifleri onaylayan yeni bir paradigmaya sıçrayacak şekilde “titreyip kendine gelmeleri”nin kolay olmadığı şüphesizdir. Çünkü, yönetim mevkiinde olanların büyük çoğunluğu gibi toplumun büyükçe bir kesimi de bu katı merkeziyetçi ve türdeşçi modelin Türkiye için bir ölüm-kalım meselesi olduğuna inanıyorlar. Ama kanaatimce yanılıyorlar. Yanılıyorlar; çünkü bu olgusal durumun yanlış bir teşhisi olduğu gibi, bunların hiç birisi ne ahlâki birer zorunluluktur ne de hatta birer kaderdir.

CHP’nin Kürt Açılımı konusunda izlediği politika bu anlayışın tipik bir örneğidir. Hatırlanacağı gibi, sayın Deniz Baykal geçenlerde partisinin Kürt sorununun çözümüne ilişkin “kırmızı çizgileri”ni açıklamıştı. Kendi konuşmalarına dayanarak, bu “kırmızı çizgiler”in arkasındaki anlayışı şöyle özetleyebiliriz: “Türk milleti olarak milli kimliğimizin arkasında bin yıllık tarih var. Milli kimlikle etnik kimlik ayrıdır, bunlar birbirine hasım değildir. Herkes milli kimliğin parçası olarak yerini almalı, devlete etnisite karıştırılmamalıdır.”

Bu vesileyle bir kere daha belirtmek gerekir ki, karşı karşıya bulunduğumuz sorunun kaynağı işte tam da bu “ulus-devlet”çi anlayıştır. Türkiye’nin bugüne kadarki resmi söyleminin tekrarından başka bir şey olmayan bu anlayışla değil Kürt sorununu çözmek, böyle bir sorunun varlığı bile teşhis edilemez. Çünkü, bu anlayış açısından, “ayrılıkçı terör” dışında, esasen “Kürt sorunu” diye bir şey yoktur.

Diyorlar ki, Kürtlüğün etnik bir kimlik olmasına karşılık “Türklük” etnik değil “milli” kimliktir. Bu çerçevede, Kürtlerin etnik kimlikleriyle övünmelerinde bir sakınca yok, ama “milli kimliği” de reddetmesinler. İyi ama, Kürtler Kürtlükleriyle övüneceklerse, o zaman Türklerin de Türklükleriyle övünmeleri normal olsa gerektir. Peki o zaman bu iki ayrı övünmenin birbirine rakip olarak ortaya çıkmasını önleyecek olan nedir?...

Galiba, sadece Türklerin sözü. Yani: “Bizim kimliğimiz ‘milli’dir, sizinki ise etnik.” Peki Türkler bunu Kürtlere hangi hakla söylüyorlar? Ahlâki bir temeli var mı bunun? Yok. Çünkü, bu iddianın geçerli olması, Kürtlerin de bunu olduğu gibi kabul etmelerine bağlıdır ki, gerçek durumun böyle olmadığı artık anlaşılmış olmalıdır. O zaman bu iddia için geriye iki “gerekçe” kalıyor: Birisi Türkiye Cumhuriyeti’nin özgül tarihsel tecrübesidir, diğeri ise ulus-devlet paradigmasının “tartışılmazlığı”.

Türkiye’ye özgü tarihsel tecrübeye atıfta bulunmak aslında “tarihsel tesadüf”ün ahlâki olarak bağlayıcı olduğunu ileri sürmektir. Oysa, başlangıçta öyle olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin zamanla kendisini Türklükle tanımlaması ne ahlâki ne de siyasi olarak kaçınılmaz bir durumdu. Yani, öyle olmayabilir ve Türkiye kendisini etnik bir kimliğe atıf yapmaksızın tanımlama yolunu seçebilirdi. Dolayısıyla, vaktiyle bu yolu seçmemiş olmasını kendisinin bugünkü konumu lehine bir kanıt veya gerekçe olarak ileri süremez.

Öte yandan, ulus-devlet paradigması da bu iddia için sağlam bir dayanak değildir. Çünkü bu modelin de arkasında, devlet seçkinlerinin milliyetçi aydınlarla birlikte “ulus” olarak tanımlayıp kurguladıkları bir nüfusu devletle özdeşleştirme irade ve çabaları yatmaktadır. Yani, bu da ahlâki ve siyasi bir zorunluluğun ürünü değildir. Onun için, ulus-devlet temelli gerekçelendirmeler de hiçbir zaman nizayı bitirecek “son söz” olamazlar. Kaldı ki, bu paradigma, sözümona “alt” kimlikler karşısında Türk ulus-devletini desteklemek yerine, onların da kendi ulus-devletlerini kurmalarının bir gerekçesi olarak pekalâ kullanılabilir.

Şu halde, “milli kimlik-etnik kimlik” ayrımı tamamen keyfi olup, bunun hiçbir objektif temeli bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu kavramsal el çabukluğunun Türkler dışındakileri ikna etmesi mümkün değildir. Zaten bugüne kadar en azından Kürtleri ikna edememiştir. Öyleyse, eğer Kürt sorununun barışçı bir çözüme kavuşmasını gerçekten istiyorsak, meşru bir dayanağı olmadığı gibi bizatihi sorunun kaynağını oluşturan bu kandırmacadan artık kendimizi kurtarmalıyız. O çok önemsenen “birlik-beraberlik”i asıl tehlikeye atanın, kurguladığınız bu kimlik hiyerarşisinde saklı olan kendini-beğenmişlik olduğunu artık  anlamış olmamız gerekirdi.

C. AKP’NİN HATALARI

Uzun bir süre partisi aracılığıyla Kürtlerin Türklerle “din kardeşliği” temelinde bütünleştirilebileceğini ümidi taşıyan ve bu yönde bir strateji geliştiren Adalet ve Kalkınma Partisi son zamanlarda bu yanlış perspektifi terk etmiş gibi görünüyorsa da, o da işaret ettiğim bu yeni paradigmanın halâ çok uzağındadır. Hatta, bu sorunun özünün Türkiye Kürtleri arasında son yıllarda iyice güçlenen kimlik bilinciyle ve ona bağlı olarak kendi kimliklerine saygı gösterilmesi talebiyle ilgili olduğunu da iktidar partisinin tam olarak idrak etmiş olduğu söylenemez.

Gerçekten de bu hükümet iktidar dönemi boyunca Kürt sorununu Kürtleri AKP’lileştirerek “çözmek” istediğinin birçok işaretini vermiştir. AKP liderliği bu arada Temmuz 2007 genel seçimlerindeki başarısını, 2009 Mart’ındaki yerel yönetim seçimlerinde Kürtlerin ağırlıkta olduğu yörelerde daha da güçlü bir şekilde tekrarlayarak Kürtleri önce kendi partisine, sonra da bu yolla sisteme entegre etme stratejisi izledi. Ne var ki, AKP’nin bir tür muhafazakâr Kemalist bakış açısından kaynaklanan Kürtleri “partilileştirmek yoluyla bütünleştirme” hesabı tutmadı. Ama bu hesap, belirttiğim gibi, AKP’lilerin de meselenin özünde yatan kimlik sorununu görmezden geldiklerini veya bunun farkında bile olmadıklarını gösterdi.

Dindar muhafazakârlar halâ sanıyorlar ki, Osmanlı dönemindeki “din kardeşliği”ni yeniden tesis eder ve bir de Kürtlere “hizmet” götürürsek kimlik sorunu diye bir şey kalmaz. Oysa, bu iki noktada şimdiye kadar yapılmış olan hataların Kürt sorununun kronikleşmesindeki etkisi açık olmakla beraber, bu hataları telâfi etmek eski durumu artık geri getiremez. Çünkü, bunu ortaya çıkaran sebepler ne olursa olsun, “Türk milliyetçiliği”ne karşı bir hissiyat ve psikoloji Kürtler arasında artık kökleşmiş durumdadır. Kaldı ki, modernliğin şartları içinde din ortaklığı bilinci toplumda farklı siyasi ve ideolojik ayrımların ortaya çıkmasını önleyemez. Öte yandan, din temelli bir politika olsa olsa sadece muhafazakâr-dindar bir partinin iktidarda olduğu dönemlerde kısmen etkili olabilir; yani buna hiçbir halde genel bir çözüm olarak bakılamaz. Demokratik siyasetin çoğulculuğu böyle bir bütünleştirme politikasının kalıcı olmasına elverişli değildir.

Bana öyle geliyor ki, AKP Kürt nüfusun ağırlıklı olduğu bölgenin ‘AKP’lileştirilmesi’ hedefinden halâ tam olarak vaz geçmiş değildir. Başbakanın zaman zaman bu bölgeye yatırımların teşvik edilmesi yönündeki çalışmalara işaret etmesi de bu anlayıştan bağımsız olmasa gerektir. Ne var ki, AKP açısından başarılı olsa bile, bu stratejinin ona sağlayacağı avantaj ölçüsünde Kürt meselesinin çözümüne katkı yapacağı şüphelidir. Çünkü, bu yaklaşımın arkasında yatan teşhis yanlıştır. Bu teşhis, meseleyi ‘Kürt meselesi’ olarak değil de bölgesel bir geri kalmışlık veya ihmal edilmişlik meselesi olarak görmektedir. Zannedilmektedir ki, bölgeyi iktisadi ve sosyal olarak kalkındırır ve bölgeye refah getirir, bir de ‘din kardeşliği’ fikrini bir şekilde işlersek, bu sorun çözülür.

AKP iktidarının Kürt nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeyle ilgili politikasının bir parçasını da, bölgeyi AKP’lileştirmek hedefiyle tutarlı olarak, DTP’nin dışlanması oluşturmuştur. AKP’nin, son mahalli seçimlerde Kürt nüfusun çoğunluğu oluşturduğu yerlerde elde ettiği sonuçtan rahatsız olduğunu, hatta hayal kırıklığına uğradığını biliyoruz. Bu hissiyat, epey bir süredir izlemekte olduğu, Kürt sorununu Kürtleri “AKP’lileştirerek” çözme siyasetinin işe yaramadığını AKP’nin kendisinin de görmesiyle ilgili. Onun içindir ki, hükümet bir ara bu hayal kırıklığının etkisiyle DTP’nin üstüne gitmeye karar verdi ve bu yolda statüko güçleriyle işbirliği içine girmekte de beis görmedi. DTP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının AKP’nin bu konudaki stratejisini nasıl etkileyeceği ise henüz tam olarak netleşmiş görünmüyor.

D. NASIL BİR YOL HARİTASI?

Hiç şüphe yok ki, Kürt sorunu çözülmeden Türkiye ne huzura kavuşabilir, ne özgürleşebilir, ne de refaha erebilir. Bunların hepsi de elbette genel olarak Türkiye halkının özlemi ve ihtiyacıdır, ama mesele şu ki Türkiye’nin genel iyiliği Kürtlerin iyiliğinden geçiyor: Kürtler huzur ve refaha kavuşmadan Türkiye huzura ve refaha kavuşamaz,  Kürtler özgürleşmeden Türkiye özgürleşemez.

1. Barışı Kurmak

Kürt sorununun en büyük maliyeti şüphesiz sebep olduğu muazzam boyutlardaki insan kayıplarıdır. Başka hiçbir şey bu insani maliyetten önemli değildir. Onun içindir ki, ölümleri durdurmak, sorunun çözümünün getirebileceği, düşünebilen veya şu anda aklımıza gelmeyen bütün diğer maliyetlere katlanmaya değer. Hiçbir yasak, hiçbir “kırmızı çizgi”, hiçbir tabu habire çocuklarımızın hayatlarının baharında sönüp gitmelerine göz yummayı haklı gösteremez.

Bu da her şeyden önce ülkede huzur ve barış ortamını tesis etmeyi, “barışı kurma”yı zorunlu hale getiriyor. Bu bakımdan, PKK’nın silâh bırakmasını temine dönük girişimler fevkalâde önemlidir. PKK’yı “dağdan inme”ye özendirecek, bir dizi hukuki ve idari tedbirlerin alınması gerekiyor. Bu sağlanabilirse, maalesef son çeyrek asırdır izlenen yanlış ve baskıcı siyasetlerin de etkisiyle meydana gelen hadsiz hesapsız ölümler ve sayısız dramlar artık yavaş yavaş bitecek, “yaralar sarılacak” demektir. Ama huzur ve barışın tesisi sadece “silâhların susması” ile sağlanabilecek bir amaç değildir. Bu elbette gereklidir, önceliklidir, acildir, ama yeterli değildir. Bunun sağlanması için uğraşılırken eş zamanlı olarak “barış kuran” önlemler de alınmak zorundadır. Bunun da ilk şartı. Genel bir “onarım süreci”ni devreye sokmaktır. Bu olmadan Türkiye’de toplumsal barışı tesis etmek de mümkün değildir. Onun için, PKK’ya yönelik operasyonların yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Açıktır ki, bu tür yollarla PKK’yı “dağdan indirmek” veya tasfiye etmek mümkün değildir.

Öte yandan barışı kurmak Türkiye Kürtlerinin çoğunluğunun kendi temsilcisi/sözcüsü olarak gördüğü siyasi hareketi –ve hatta “örgüt”ü- yok sayarak elde edilebilecek bir amaç değildir. Bu mesele gerçekten çözülecekse, sadece uluslararası dengelerin değişmesine güvenerek ve kuvvet yoluyla değil, fakat BDP’yi de devreye sokarak ve anayasal reformları da içerecek daha geniş bir sosyal-siyasi tedbirler paketi yoluyla çözülecektir. Kürt sorununda eğer gerçekten demokratik bir çözüm isteniyorsa, bu sürece Kürt siyasi hareketinin aktif olarak katılması bir zorunluluktur. Bu PKK’nın resmen muhatap alınmasını gerektirmezse de, onu büsbütün yok sayan bir tutumdan da kaçınmak şarttır. Onun için, DTP-BDP çizgisini “terörist örgütle arasına mesafe koyma”ya zorlamanın hiçbir yararı yoktur. Bu arada, çözüm için MGK’nın ve diğer devlet kurumlarının desteğini yeterli görmek veya “kurumlararası uzlaşma”yı esas almak Kürtlerin bu girişimi Devletin tek taraflı bir girişimi olarak algılamalarına yol açıyor ki böyle bir tutumun çözüme pek de hizmet etmeyeceği açıktır.

Kürt Açılımının bir “devlet projesi” olarak görülmesinin Kürtlerin bu meseledeki kuşkuculuğunu artırabileceğini hesaba katmak gerekir. Çünkü “Devlet” kavramı “Fırat’ın Doğusu”nda aşağı yukarı Ergenekonvari bir derin örgütlenmeyi çağrıştırmaktadır. “Devlet projesi” algısının başka bir sakıncası da, Kürtler arasında bu Açılımın asıl amacının PKK’yı tasfiye etmek olduğu kuşkusunu doğurmasıdır. Bu algının yerleşmesi de çözümü çıkmaza sokabilecek ciddi bir etkendir.

Ayrıca, barışı kurmak silâhların susmasının ötesinde, Kürtlerin “hakkını teslim” etmeyi de gerektiriyor. Buna her şeyden önce “Kürtlerle helâlleşmek”le; kendilerine bugüne kadar yaşatılan acıları anladığımızı, bunun faillerini onaylamak şöyle dursun, aksine onlardan utanç duyduğumuzu Kürtlere hiç değilse hissettirmekle başlamak gerekiyor. Bir psikolojik ve manevi “onarım süreci”ne ihtiyaç var. Bunların başında, “Devlet”in Kürt kimliğini açıkça tanıması ve şimdiye kadar Kürtlere reva gördüğü baskılardan dolayı kamu önünde özür dilemesi gelmektedir. Bu arada, “açılım” sürecinde alınacak tedbirlerin de bu anlayışa uygun olarak yürütülmesi gerekiyor. Devlet Kürtlerin yaralarını sarmalı, mağduriyetlerini gidermeli, onlara yapılan zulmü maddi olarak da telâfi etmelidir. Bunlar yapılmadan başvurulacak diğer sosyo-ekonomik tedbirler de sonuç vermeyecektir.

Bu çerçevede, Kürt sorununa ilişkin resmi söylem ve tutumun esaslı bir şekilde değişmesi gerekiyor. Bunun ilk şartı “Türklük” odaklı dilin terk edilmesi ve “birlik-beraberlik” söyleminin yerine çoğulcu bir dilin geçirilmesi olacaktır. Ayrıca, resmi makamlar söz ve tavırlarında Kürt sorununun ortaya çıkmasında devletin kusuru yokmuş gibi düşündükleri izlenimi vermekten kesinlikle vazgeçmeli ve bu meselede şimdiye kadar izlenmiş olan resmi tutumun yanlış olduğunu açıkça dile getirmelidirler.

Mesele sanki Kürtlerin “mızıkçılık” yapmasından, bu arada bazılarının haylazlık yapıp dağa çıkmasından kaynaklanmış da şimdi “Devlet “ iyi niyet göstererek Kürtlere bir lütufta bulunuyormuş gibi konduğu sürece, atılan hiçbir olumlu adım fayda vermeyecektir. Kürtlerin psikolojisini görmezlikten gelmenin çözüm çabalarını baştan çıkmaza sokacağının artık anlaşılması gerekiyor.

2. Demokratik Çözüm İçin Bir Çerçeve

a) Siyasi Kimliğin Yeniden Tanımı ve Yurttaşlık Sorunu

Kürt sorununun demokratik çözümü, her şeyden önce, Türkiye’nin yeni bir yurttaşlık anlayışına geçmesini zorunlu kılıyor. “Anayasal yurttaşlık” tezi bağlamında da dile getirildiği üzere, soy ve dil birliğine dayanan bir “ulus” anlayışıyla çok-kültürlü toplumlarda siyasi kimliği tanımlamak ve dolayısıyla siyasi sadakat sorununu çözmek mümkün değildir. Etnik, kültürel ve dini farklılıkların karakterize ettiği bir toplumda siyasi sadakat kültürel birliğe (“ulusal kültür”e) değil fakat ancak liberal-demokratik bir anayasanın norm ve değerlerine dayanabilir. Ancak, demokratik perspektif açısından, çoğulcu bir toplumdaki farklı hayat tarzları karşısında tarafsız olan bu norm ve değerlerin bütün yurttaşların müzakereci bir kamusal tartışmaya aktif katılımı yoluyla oluşturulması gerekir.

Türkiye’nin esas olarak etnik ve kültürel kimliğe dayalı geleneksel resmi yurttaşlık anlayışının bu yeni yurttaşlık anlayışıyla uyumlu olmadığı açıktır. Türkiye’nin halihazırdaki anayasal-hukuki yurttaşlık tanımı etnik imaları olan bir tanımdır. Ayrıca genel olarak da Anayasanın dayandığı ilkeleri evrenselci ve tarafsız olmaktan çok yerelci ve “Türklük” yanlısıdır. Kaldı ki, bu anayasal ilkeler kapsamlı bir demokratik katılıma dayalı müzakereci bir sürecin ürünü de değildirler. Onun içindir ki, Türkiye’nin siyasi kimliğinin etnik ve kültürel türdeşlik anlayışından arındırılmış bir şekilde ve daha soyut demokratik ilkeler ve normlarla yeniden tanımlanmasına ihtiyaç vardır. Bu çerçevede en başta yurttaşlığı “Türklük”le tanımlamaktan ve toplumu bir “etnik Türkler cemaati” olarak görmekten vaz geçmeliyiz.

Mamafih bu yeni anlayışın belli bir etnik kimlik sorununa cevap olmaktan çok, genel bir perspektifi yansıttığını ve farklı etnik kimliklerin resmen tanındığı bir tür “kimlikler anayasası” öngörmediğini de hatırda tutmak gerekir. Çünkü, bu model farklı kimliklerin ayrı kompartmanlar şeklinde yan yana durmasını değil, fakat onların bir tür sivil bağ olarak işlev görecek soyut-anayasal ilke ve değerler temelinde beraber-yaşamalarını öngörmektedir. Bu ise, başka şeyler yanında, yeni anayasal değer ve normların oluşturulması sürecine Kürtlerin de hem anayasal bir demokrasinin “yurttaşları olarak” hem de Kürtler olarak aktif katılımını gerektirmektedir.

b) Çözümün Çerçevesi

Kürt sorununun demokratik çözümü, bu yurttaşlık anlayışıyla uyumlu olarak, bir yandan devletin resmi bir doktrin olarak milliyetçiliği terk etmesini, öbür yandan da kültürel hakların genel olarak tanınmasını gerektirmektedir. Anayasadan başlayarak baştanbaşa pozitif hukuka ve resmi söyleme hakim olan ‘Türklük’ üzerindeki vurgudan ve ‘Türk devleti’ tanımlamasından vazgeçilmesi gerekiyor. Öyle ki, ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir etnik iddiası bulunmayan bir yurttaşlar cumhuriyeti olduğuna Kürtler de inanabilsinler. Keza, kollektif bir kimlik olarak Kürtlüğü hukuken tanınmasa bile, Kürt kimliğiyle ilgili kültürel talepleri karşılayacak yeni adımlar atılmasına ihtiyaç var.

Aslına bakılırsa, böyle bir tanıma olmasa da hukuken yapılabilecek şeyler var. Bu sorun, her şeyden önce, Türkiye’nin demokratik yoldan yeni bir anayasa yapmasını gerektiriyor. Bu anayasayı, kimlik, yurttaşlık, eğitim ve kültürel ifade konularında –yürürlükteki anayasanın tersine- hakim kimliğin (Türklüğün) etnik rengine büründürmekten kaçınmamız şarttır. Böyle bir anayasa, kimliklerin adlarını vermeksizin de, hem kültürel çeşitliliği hem de bunun gerektirdiği kültürel hakları tanıyabilir. Bu konuda Avrupa Konseyi çerçevesinde yürürlüğe girmiş olan iki sözleşme bize ışık tutabilir.

Nihayet, “Kürt açılımı”nın seçim ve siyasi partiler mevzuatının yenilenmesini ve yerel yönetimlerin özerkliğini de tanıyan idari bir reformu da içermesi gerekir. Bu çerçevede, il ve ilçelerin idari yapısındaki ikiliği de ortadan kaldırarak, seçilmiş olmayan devlet görevlilerini bu idari birimlerin patronu olmaktan çıkarmalıyız.

Bu noktaları biraz daha açarsak: Sözünü ettiğim çerçevenin anayasal-hukuki yönüne gelince: Kanaatimce, Kürt sorununun demokratik çözümünün anayasal-hukuki çerçevesi şu beş esasa dayanmalıdır: (1) etnik tarafgirliğin reddi, (2) kültürel çeşitliliğin tanınması, (3) kültürel haklar, (4) idari adem-i merkeziyet, (5) demokratik katılımın güçlendirilmesi.

“Etnik tarafgirliğin reddi”nden kastım, dibacesinden başlayarak baştanbaşa Anayasanın her türlü etnik imadan arındırılmasıdır. Bunun için en başta, milliyetçi söyleminin zirve noktasını teşkil eden Anayasanın Başlangıç kısmının tümüyle kaldırılması gerekir. Ayrıca, devletin adı konusundaki belirsizliğin (m. 2: “Türkiye Cumhuriyeti”, m. 3: “Türkiye Devleti”; m. 66: “Türk Devleti”) kaldırılması ve bu konuda sadece “Türkiye Cumhuriyeti” teriminin kullanılması (ve tabii, resmi söylemin de buna göre değiştirilmesi), “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” devlet başta olmak üzere milliyetçiliğe yapılan atıfların kaldırılması ve nihayet halihazırdaki etnik esaslı yurttaşlık tanımının (m. 66) Anayasadan çıkarılması gerekmektedir.

Bunu tamamlayan bir adım olarak Anayasada kültürel çeşitliliğin tanınması da bir zorunluluktur. Bu konuda AB Anayasa Taslağının bu konuya ilişkin hükmünden (“Birlik kültür, din ve dil çeşitliliğine saygı gösterir”-m. II-82) ve Kanada Anayasasının Haklar ve Özgürlükler Belgesi’nin 27. maddesinde yer alan şu hükümden yararlanılabilir: “Bu Belge Kanadalıların çok-kültürlü mirasının korunması ve geliştirilmesiyle uyumlu bir şekilde yorumlanmalıdır.” Burada ayrıca Kürtlerin çoğunluk teşkil ettiği bölgelerde Kürtçenin ikinci resmi dil olarak kabul edilmesi de düşünülmelidir.

Kültürel çeşitliliğin tanınması kültürel ifade, dil ve eğitim gibi kültürel haklar güvenceye alınmadan fazla bir anlam ifade etmez. Anadilde konuşma ve ifade yasağı Anayasa’dan zaten çıkarılmıştır. Resmi eğitim-öğretim kurumlarında ana dilini öğrenme hakkının Kürtlere tanınmasına da büyük bir itiraz olacağını sanmıyorum. Bu konuda asıl sorun, devlet okullarında anadilde öğrenim görme hakkının tanınıp tanınmayacağıdır ki, kanaatimce, bunun seçimlik bir hak olarak tanınmasında hiçbir sakınca yoktur. Bu konularla ilgili malum iki Avrupa sözleşmesinin Türkiye tarafından onaylanması halinde –ki bu er geç olmak zorundadır- bütün bu meseleler anayasa değişikliği yapmadan bile çözülebilir.

Bu arada kamu idaresinin demokratik dünyada eşi benzeri bulunmayan halihazırdaki örgütlenme tarzı baştanbaşa değiştirilmelidir. Üniter devlet, çoğu kimsenin zannettiğinin aksine, böylesine aşırı merkeziyetçi ve vesayetçi bir yapıyı zorunlu kılmıyor. Türkiye’nin çok daha adem-i merkezi ve demokratik bir idari yapıya ihtiyacı var. Bu ihtiyaç yerel yönetimlere kolluk, eğitim ve sağlık hizmetleri alanlarında daha fazla yetki aktarılması ve bu yönetimlerin daha fazla mali kaynakla donatılması yoluyla karşılanabilir. Bu adım il ve ilçelerdeki, seçilmiş ve atanmışlar ayrımına ve merkezin vesayetine dayanan ikili yapıya son verilmesiyle tamamlanmalıdır. Atanmış memurlar olan kaymakam ve valinin görev yaptıkları yerlerdeki seçilmiş kurul ve makamlar üstündeki vesayeti demokratik anlayışla bağdaşmamaktadır.

Nihayet, ulusal parlamentoda Kürtler için bir temsil kotası getirilmesi düşünülebilir. Bu olmasa bile, en azından seçim mevzuatında Kürt siyasi hareketinin temsilini kolaylaştıracak değişiklikler yapılabilir. Bu da seçimlerde ulusal barajın %4 veya 5 seviyesine indirilmesiyle pekalâ sağlanabilir.

(Stratejik Boyut, Yıl 2 Sayı 6 (Ocak-Şubat 2010), ss. 8-18.)

 


Sayfa 1 > 4

libertebanner