Mustafa Erdoğan - Cemaat, Cemiyet Ve Ulus-Devlet PDF Yazdır e-Posta
Mustafa Erdoğan   
Salı, 29 Eylül 2009 11:10

Türkiye’de onyıllar boyunca, sadece devletçi-milliyetçiler tarafından değil, fakat aynı zamanda solcular ve hatta nominal liberaller tarafından da toplumsal-siyasal örgütlenmenin doğal -hatta ideal- modeli olarak algılana gelmiş olan “ulus-devlet” son yıllarda bir ölçüde tartışılmaya başladı. Bunda şüphesiz Kürt sorununun yakıcı etkilerinin gitgide daha fazla hissedilmesinin tahrik ettiği “Türk ulusalcılığı”nın yükselişi baş rolü oynamıştır. Öyle veya böyle, ulus-devletin artık ülkemizde de tartışılıyor olması sevindirici bir gelişmedir. Her cenahtan milliyetçileri rahatsız etse de, bu gelişme aslında Türkiye’nin entelektüel ikliminin normalleşmeye başladığının işaretidir.

Özellikle son yıllarda ben de hem genel olarak modern devleti hem de onun günümüzdeki hakim biçimi olan “ulus-devlet”i eleştiren, devletçi teolojiyi sarsmaya çalışan epeyce yazı yazdım. Bunların çoğu gazete yazısı şeklinde ortaya çıktığı için, kimileri bunları sırf spekülasyon -vaktiyle Bentham’ın insan hakları için demiş olduğu gibi, “masa başı saçmalıkları”- sandı. Böyle sananların “okur-yazar” olanları bile hem bu konudaki yeni literatürden pek haberdar olmadıkları hem de yarım asır öncesinin gözde teması ilerlemeci ve modernleşme literatürüne veya eski moda milliyetçilik literatürüne hapsoldukları için, bu meselede yazıp söylediklerinin “ulus-devlet”in gerçek niteliğiyle pek ilgisi bulunmuyor. 

Ben bu yazıda ulus-devletin hür ve medeni bir toplum tasavvuruyla bağdaşmayan bazı karakteristiklerini, ilgili literatürün de yardımıyla gündeme getirmek istiyorum. Ulus-devletçi paradigma çoğu insanın zihnini tutsak etmiş olduğu için, bu işi yer yer “titreyip kendimize gelme”mize yardım edecek şekilde sarsıcı bir terminolojiyle yapmaya çalışacağım.

Bu konuda dikkatlere sunmak istediğim noktalar için bir hazırlık olmak üzere 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında eser vermiş olan iki farklı düşünürün, sırasıyla Ferdinand Tönnies’in (1855-1936) ve Henry Maine’in (1822-1888) temel kavramsal kategorilerini hatırlatmak istiyorum. Ferdinand Tönnies “gemeinschaft” (cemaat) ve “gesellschaft” (cemiyet/toplum) olarak adlandırdığı iki farklı toplumsal grup tipi arasında bir ayrım yapmıştı. Ona göre, “cemaat” bireyselliklerini aşmış olan insanların ortak inanç ve değerler etrafında bütünleşmiş olduğu durumu, “cemiyet” ise bireyselliklerin ön planda olduğu ama ortak çıkarlar bilincinin bir arada tuttuğu daha gevşek grubu ifade ediyordu. İlki, aile örneğinde olduğu gibi, “birincil” ilişki ve bağlara dayanan grupları, ikincisi ise formel-hukuki ilişkilere dayanan bir ortak varoluşu yansıtmaktadır. Keza birincisinde grup içi dayanışma, ikincisinde ise farklılaşma baskındır .1

Cemaat ile cemiyet arasındaki bu ayrım bana, daha önce başka vesilelerle atıfta bulunduğum2  Michael Oakeshott’ın (1991-1990) benzer bir tasnifini hatırlatıyor. On Human Conduct adlı klasik eserinde Oakeshott devleti ortak bir amaç etrafında örgütlenmiş bir “işletme organizasyonu” (enterprise association) gibi gören anlayışla, genel kurallar çerçevesinde yurttaşları kendi uygun gördükleri amaçları izlemede serbest bırakan “sivil birlik” (civil association) olarak devlet arasında bir ayrım yapmış ve medeni bir varoluş için uygun olanın ikincisi olduğunu ileri sürmüştü .3 Genel olarak muhafazakâr bir düşünür olarak tanınan Oakeshott’u kimi yazarların “liberal” olarak tanımlamalarının arkasında yatan temel düşünce de bununla ilgilidir.

Tönnies’in anlatımı zımnen toplumsal “ilerleme”nin cemaatten cemiyete doğru olduğunu ve dolayısıyla modernliği karakterize edenin “cemiyet” olduğunu ima etmektedir. Henry Main’e gelince, hukuk tahsil edenler onu da meşhur “statüden sözleşmeye” teziyle hatırlayacaklardır. Evrimci bir hukuk anlayışı içinde Maine’in bu kavramsal karşıtlıkla anlatmak istediği, toplumsal ve hukuki gelişmenin bireylerin toplumsal ve hukuki konumlarının önceden belli edilmiş statülerle belirlendiği bir durumdan, özerk bireylerin aralarındaki ilişkileri özgürce sözleşmelerle belirlediği bir duruma doğru gerçekleştiğiydi .4 Böylece geleneksel toplumdan modern topluma geçiş aslında özgürleşme ve ilerlemeyi temsil etmiş oluyordu.

Şimdi ben her iki görüşte de haklılık payı bulunduğunu inkâr edecek değilim. Elbette, tanımlandığı şekliyle cemaatçi yapının yerini cemiyete bırakması da, statünün yerini sözleşmelerin alması da “insanlık durumu” açısından tercihe şayandır. Ama mesele şu ki, modernliğin siyasi boyutunu oluşturan ulus-devletin gerçekten de bu dönüşümleri temsil ettiği şüphelidir. Ben daha da ileri giderek şunu söyleyeceğim: Modern ulus-devlet, modernleşmeci görüşün varsaydığının aksine, “cemaat”ten “cemiyet”e dönüşmüş bir siyasi tasavvuru temsil etmekten çok, “cemiyet”i, adına “ulus” dediği bir “cemaat”e dönüştürmeye, başka bir anlatımla, tek tek cemaatleri kaldırıp bütün bir toplumu cemaatleştirmeye çalışan devlettir. Chandran Kukathas’ın5  terminolojisinden yararlanarak ifade etmek istersek, ulus-devlet siyasi bir birlik (association) olmanın ötesine geçip siyasi bir cemaat (community) haline gelmeye çalışan devlettir.

Gerçekten de modern devlet egemenliği altında bulundurduğu halk veya halkları, ortak bir ulusallık bilincine dayanan duygusal bir cemaate dönüştürmeyi önemli ölçüde başarmış bulunmaktadır. Bu da esas olarak, devletin topluma nüfuz edebildiği ve toplumu aracısız olarak doğrudan doğruya yönetip yönlendirebildiği6  bir zeminde, onun gösterdiği “tek tip dil, eğitim sistemi, kültürel uygulamalar ve bağlılıklar dayatma yolunda emsali görülmemiş bir çaba” sayesinde mümkün olmuştur. Bu çabayı göstermeye de mecburdu, çünkü ulus-devlet aslında toplumsal bir gerçeğe tekabül etmiyor, esasında o devlet elitleri ile devlet yanaşması aydınların ortak bir programı veya projesidir .7  

Öte yandan, Maine’in teziyle de ilişkilendirerek söylersek, ulus-devlet kendi içindeki mikro statüleri geçersizleştirirken, kendisi bütün bir toplumu şartları değiştirilemez bir “ulus” statüsüne hapsetmiştir. Michael Mann’in ifade ettiği gibi8 , modern devlet bu anlamda halkın veya halkların “kafes”i olarak görülebilir. Artık insanların kaderini tek tek statüler değil, tek bir büyük, kuşatıcı statü, yani ulus-devlet statüsü belirliyor. O kadar ki, Ortaçağda bile gruplar veya toplumların gidebilecekleri iyi-kötü seçenekleri vardı, oysa modern toplumlar -“içsel olarak pasifleştirilme”lerinin9  de katkısıyla- kendi devletlerinden kaçabilecek durumda değildirler. Dünyamızın ulus-devletler tarafından parsellenmiş olduğu düşünülürse, kendi devletlerinden kaçabilseler bile gidebilecekleri sahici bir sığınak yoktur. Onun içindir ki, günümüz toplumlarının gerçek özgürlüğü bu kuşatılmışlıktan kurtulma arayışının başarısında yatmaktadır.

Ulus-devletin insanlık durumuyla en bağdaşmaz yönlerinden birine de Martin Van Creveld işaret ediyor: Fransız Devriminden başlayarak yükselen milliyetçilik devletle ulusun evlenmesini ve böylece devletin ahlâki bir içerik kazanarak kendi başına bir “amaç” haline gelmesini sağlamıştır. Kısaca ulus-devlet devletin Tanrılaştığı bir durumu temsil etmektedir10 . Bu tanrının bildik Tanrı’dan pek de farkı yoktur; o kadar ki, onun uğruna ölmek “Tanrı’nın yolunda” ölmek gibidir. Nitekim ulus-devletlerin dünyasında “kendi” devleti için ölenler “şehit” sayılmaktadırlar.

Bana öyle geliyor ki, modern devletin en iyi tanımlarından birini, onu “koruma şantajıyla haraç toplayan suç örgütü”ne benzetmesiyle, bu konunun üstadı olan Charles Tilly yapmıştır. Ona göre, dış savaş tehditlerini genellikle hükümetlerin kendileri kurgular veya uydururlar ve yurttaşların geçimine yönelik en büyük tehdit de hükümetlerin baskıcı ve el koymacı faaliyetlerinden kaynaklanır. Onun içindir ki, çoğu hükümet şantajcılarla esas olarak aynı şekilde işler. Şiddet araçlarını tekeline alması ise hükümetin koruma sağlama iddiasını hem daha inanılır hale getirmekte hem de ona direnilmesini zorlaştırmaktadır .

Ulus-devletin “günahlar” hanesi elbette bunlardan ibaret değildir. Bu konuda daha tam bir fikir edinmek isteyen Türk(çe) okurlara ayrıca Nuri Yurdusev’in geçenlerde Zaman gazetesinde yayımlanan iki makalesini  de hararetle salık veririm.

1 Bu konuda bkz. Julien Freund, “Max Weber Zamanında Alman Sosyolojisi”, Çev. Kubilay Tuncer, Tom Bottomore  & Robert Nisbet (ed.), Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, Türkçe baskıyı yayına hazırlayanlar Mete Tunçay & Aydın Uğur (Ankara: Ayraç, 2002), ss. 160-164.

2  Örnek olarak bkz. “Anayasal Vatandaşlık Arayışı”, Demokrasi Lâiklik Resmi İdeoloji (Ankara: Liberte, 2. b., 2000), s. 99 (ilk yayımı 1994).

Michael Oakeshott, On Human Conduct (London: Oxford University Pres, 1975). Bu arada belirtmek gerekir ki, Oakeshott’ın  sivil birliği ile F. A. Hayek’in “kendiliğinden düzen”, “kozmos” ve “catallaxy” kavramları  arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. Bu kavramlar hakkında bkz. Atilla Yayla, Özgürlük Yolu: Hayek’in Sosyal Teorisi (Ankara: Turhan, 1992).

4 J. M. Kelly, A Short History of Western Legal Theory, (Oxford: Clarendon Pres, 1992), ss. 325-328.
  Chandran Kukathas, “A Definition of the State”, University of Wisconsin/Madison’da 29 Mart 2008’de yapılan 

5 “Dominations and Powers: The Nature of the State” konferansına sunulan tebliğ.
6  Christopher W. Morris, An Essay On the Modern State (Cambridge University Pres, 1998), s. 38.
7  Charles Tilly, Avrupa’da Devrimler: 1492-1992, Çev. Özden Arıkan (İstanbul: Literatür, 2005), s. 44.
Michael Mann, The Sources of Social Power, V. II: The Rise of Classes and Nation-States, 1760-1914,  (Cambridge University Pres, 1993), ss. 250-252.
9  Anthony Giddens, The Nation-State and Violence: Volume Two of A Contemporary Critique of Historical Materialism (Berkeley and Los Angeles: University of California Pres, 1985), Chapter 7.

10 Martin Van Creveld, The Rise and Decline of the State (Cambridge University Press, 1999), ss. 190-205, 259.

 

 

libertebanner