|
Fırsat buldukça, özgürlük savunucularına şu soruyu yöneltiyorum: “Sizi bu düşüncelere ilk yönlendiren neydi?”
Bu, her zaman ifşa edici cevaplar, bazen de büyüleyici hikayeler ortaya çıkaran önemli bir soru. Unutmayın ki özgürlük, otomatik ya da garantili değildir. Şimdiye kadar yaşamış insanların pek azı aslında buna sahip olmuştur; çoğu kişi serf veya köle olmuş ya da bir tür tebaa olarak yaşamını sürdürmüştür. Bu mesaj, pek de üniversite profesörlerinin, devlet okulu öğretmenlerinin, ya da bu günlerde medyatik kişilerin ağzından çıkan türden değil. Mesajı ulaştırmak uzun bir çalışma gerektirir. Yeni Ahit’ te, çiftçiyle ilgili kıssadaki tohumlar gibi, fikirler de her zaman verimli topraklara düşmezler.
Yıllardır şu cevapları çok duydum: Ebeveyn, bir kitap, içgüdü, bir makale, bir arkadaş. Ve, bazen de bir öğretmen veya profesör vesilesiyle. Belki ben sıradışıyım (Daha kötüsüyle de suçlandım!) ama beni etkileyen, bir filmdi. İşte benim hikayem.
Ailem hiçbir zaman politika ya da felsefeye fazla ilgi göstermedi. Annem tarafında (İngiliz-Alman) ya da babam tarafında (İskoç-İrlandalı) politikaya giren, kitap yazan ya da şu veya bu türden toplumsal faaliyetlerde bulunan bir kişiye rastlamadım. Bildiğim kadarıyla bir yüzyıldan fazladır, atalarım çoğunlukla sıkı çalışan, sessiz sakin yaşayan ve sadece kendi işiyle meşgul çiftçiler ve küçük esnaflarmış. Babamın çocukluğum boyunca hatırlayabildiğim tek politik konuşması, okul müdürü babamı arayıp, beni Florida’ daki akrabaları ziyaret etmek için bir haftalığına okuldan alamayacağını söylediğinde ona “O senin değil, benim oğlum ve Florida’ ya gidecek. Beni bir daha arama!” demesiydi.
1965 yazıydı, 12 yaşıma girmek üzereyken, annem beni ve kızkardeşimi “Neşeli Günler”(1) adlı yeni bir filmi izlemek üzere evimizden 40 mil uzaklıkta, Pittsburg’ da bir tiyatroya götüreceğini söyledi. İçindeki şarkılar dışında film hakkında hiçbir fikrim yoktu. Benim açımdan bu, kalmak için yeterli bir mazeretti. İsteksizce gittim – ve büyülendim. Müzik ve dekor unutulmazdı, ama benim hayatımı değiştiren kurgu ve mesajdı. Sanırım ilk defa o zaman garanti olduğunu sandığım özgürlüğün, dünyada norm olmadığı gerçeği üzerinde düşünmem gerektiğini anladım.
Film kısa sürede 1965 yılının gişe rekortmeni oldu. Esas itibariyle Amerikan seyircisini hedeflen bir film olarak, kısaca Avusturyalı von Trapp ailesinin Hitler zulmünden kaçışını anlatan bir Amerikan yapımıydı. Alp Dağları’ nın ve Salzburg kasabasının güzelliği o günlerde Amerikalı turistleri Avusturya’ yı ziyaret etmeye teşvik etmişti. New York Times’ dan Todd S. Purdum filmi kastederek “…bu türdeki son film gösterisi sanatkarlığın zaferi ve 20. yüzyıl ortasının toplumsal kültürüne hükmeden eğlence türünü üreten stüdyo sisteminin doruk noktası.” demişti.
Benim için Neşeli Günler şiddetli bir uyanıştı. Bu, tatile gidemeyeceğimi söyleyen okul gibi değildi. Konusu yabancı bir rejimin, huzur dolu, komşuluk ilişkileri kuvvetli bir kasabaya hükmetmesi ve bir babanın ailesini terkedip orduda göreve çağıran emirler almasıydı. İçimde birşeyler kıvılcımlandı ve o günden beri canlı kaldı. O dönemin tarihi hakkında daha çok şey öğrenmek istedim ve William L. Shirer’ ın “Nazi İmparatorluğu”(2) adlı klasik eseri de dahil olmak üzere elime geçen herşeyi okudum. Özgürlüğe özlem duyan ve onu korumak için çok büyük çaba sarfetmiş kişilerin hikayeleri beni büyüledi. Sosyalizm, komünizm, faşizm ve bütün kolektivist izmler aynı anafikri taşırlar. A iyi bir fikre sahip olduğu için, A kesimini B kesimine baskı uygulamaya iterler.
Daha sonra, 1968 yılı başında “Prag Baharı” yaşandı. Orası Avusturya değildi fakat sınır komşusuydu. Özgürlük hareketi haberleri komünist Çekoslovakya’ da gazeteleri ve televizyon kanallarını işgal etmişti. Sovyetlerin kafese aldığı Çeklerin buna açıkça meydan okumalarını takdir ettim. Moskova hükümeti ordu ve tanklarıyla Çeklerin özgürlüğünü gasp ettiğinde infiale kapıldım ve onlara karşı öfke dolu konuşmaya istekliydim. O günlerde yerel gazetede Young Americans for Freedom ( YAF - Özgürlükçü Genç Amerikalılar) isimli bir örgütün Pittsburg merkezindeki Mellon Meydanı’ nda istilayı protesto etmek için bir miting düzenleyeceklerinden bahsedildi. İlk otobüs biletimi o zaman aldım. Bir Sovyet bayrağı yaktık ve Çekoslovakya için özgürlük isteyen pankartlar taşıdık.
O günlerde YAF yeni katılanlara bir dizi kitap, dergi ve makale tedarik ediyordu: Benim için özellikle önemli olanlar F. A. Hayek’ in “Kölelik Yolu”,(3) Henry Grady Weaver‘ dan “The Mainspring of Human Progress”, Henry Hazlitt’ den “Economics in One Lesson” ve “The Freeman“ (4) aboneliğiydi. Mesaj basitti: Eğer etkin bir anti-komünist olmak istiyorsan, felsefe ve ekonomi hakkında daha derin bilgilere sahip olmalısın.
Tüm bu materyalleri okumam beni kritik önem arzeden birtakım düşüncelere sevketti: • Fikirler dünyaya hükmeder. Zulüm kötü fikirlerden doğar; özgürlük iyi düşüncelere dayanır, tıpkı bireysel mülkiyet ve sınırlı yönetim gibi. • Özgürlük asla otomatik değildir. Onun için çaba sarfetmelisin, tersliklere ve saldırılara göğüs germelisin ve birilerinin seni özgürlük savaşından ayartmaya çalışmasına karşı durmalısın. • Denetimsiz devlet özgürlüğün en büyük düşmanıdır. Devletten çok şey beklemek ve beklentilerimiz için yeterince çaba sarf etmemek, devletin refah ve güvenlik vaatlerine rağmen zulüm için en sağlam zemini oluşturur.
Bu düşünceler ve sonuçları beni özgürlük değerlerini de öğreten bir yerde ekonomi eğitimi almaya yöneltti: Pennsylvania’ daki Grove City College’ da. Buradan, önce öğretmen olarak Northwood Üniversitesi’ ne daha sonra da başkan olarak Mackinac Kamu Politikaları Merkezi’ ne gittim. Özgürlük, tüm bu yıllar boyunca benim politik düşüncelerimin ana konusu olmuştu.
Eğer annem Neşeli Günler i izlemeye Pittsburg’a gitmekte ısrar etmeseydi, belki de farklı bir yoldan özgürlük savunucusu olacaktım. Fakat sonradan anladım ki, bu şüpheliydi. Bugün muhtemelen bir fotoğrafçı ya da veteriner olacaktım. Bunlar kuşkusuz saygın ve geçerli meslekler, ama benim seçtiğim şey değiller.
Sonuç olarak son 40 yılımı beyaz perde önünde geçirdiğim birkaç saate borçluyum. Bazıları Neşeli Günler için modası geçmiş diyor, ama benim için bir mucizeydi. Bu film benim favori filmim ve her zaman öyle kalacak.
* Lawrence W. Reed, “The Sound of Freedom”, The Freeman, Sayı 59,Aralık 2009.
Dipnotlar 1. “The Sound of Music”, Yön.Robert Wise, 1965, ABD. 2. Orj. “The Rise and Fall of the Third Reich” William L.Shirer, 1960; çev. Rasih Güran, İnkılap Kitabevi, 1992, İstanbul. 3. Orj. “The Road to Serfdom” F. A. Hayek, 1944; çev. Turhan Feyzioğlu - Yıldıray Arsan, Liberte Yayınları, 2004, Ankara.
Çeviren: A. Defne Öztürk 4. Aylık yayımlanan dergi, ABD.
|