İki çözüm ortağı: AKP ve DTP­ PDF Yazdır e-Posta
Vahap Coşkun   
Salı, 18 Ağustos 2009 17:01

vahapcoskunTürkiye’de devletin, Kürt meselesinde izlediği “inkâr” ve “imha” siyasetinin bütün şeditliğiyle hüküm sürdüğü bir dönemde -1990’da- “dağ” dışında bir alternatif yaratmak amacıyla HEP kuruldu. HEP’in programının ana gövdesini Kürt sorununa ayırması ve etnik talepleri dillendirmesi, Türkiye’de siyasi ve hukuki çalkantılara sebebiyet verdi. Zira Türkiye’de rejim bu tür bir siyasete yabancıydı ve HEP hukuki, askerî ve siyasi bir cendereye alındı.

Ancak tüm bastırma uğraşlarına rağmen HEP ile başlayan ve bugün DTP’de temsil edilen siyasal gelenek, 2002 yılına kadar olan sürede Kürt coğrafyasının hegemon partisiydi. Merkez partileri Kürt meselesine gereken hassasiyeti göstermeyince ve sorunu güvenlik güçlerine devredince HEP-DTP geleneği, halkın siyasal taleplerinin tek taşıyıcısı haline geldi ve bu dönemde yapılan seçimlerde oyların büyük bir kısmına sahip oldu.

Kritik yıl: 1999

1999 yılında Öcalan’ın yakalanması ve Türkiye’nin AB tam üyeliğine aday olması, Kürt meselesinde devletin tavrında bir kırılma yarattı. Öcalan’ın emriyle PKK’nin silahlı güçlerini Türkiye sınırlarının dışına çıkarması bölgede uzun bir süre silahların susmasını sağlarken, AB kapsamında bilhassa 2002-2005 döneminde yapılan hukuki iyileştirmeler de demokratik alanı tahkim etti. Beri yanda AKP’nin bölgeye altyapı yatırımları götürmesi, sosyal yardımlaşma fonlarıyla toplumun en dezavantajlı gruplarına ulaşılması ve kamu bürokrasisinin halkla iyi ilişkiler kurmaya başlaması değişimin çok yönlülüğünü gösteriyordu.

Devlet politikalarındaki bu değişim siyasî arenadaki dengeleri de sarstı. 2002’ye kadar bölgeyi domine eden HEP-DTP’nin karşısında artık ciddi bir rakip olarak AKP vardı. Topluma sivil bir dille seslenen AKP; hem Türkiye genelinde tek başına iktidarı elde etti, hem de bölge özelinde DTP’ye karşı yeni bir siyasi ağırlık merkezi olarak ortaya çıktı.

Öyle ki;HEP-DTP, 2002’ye gelinceye değin girdiği her seçimden oylarını arttırarak çıkmıştı. 1995’te yüzde 4.2, 1999’da yüzde 4.7 alan HEP-DTP, 2002’de yüzde 6.2’ye ulaşarak en yüksek oy oranına ulaştı. Ancak bundan sonrası hüzündü. 2004’te yüzde 5.1’e düşen oy, 2007’de ise yüzde 4’e geriledi ve bu, HEP-DTP geleneğinin en düşük oyu oldu. Buna mukabil AKP, 2002’den başlayarak girdiği her seçimde oyunu yükseltti. 2002’de bölgede yüzde 32.50 oyu bulunan AKP, 2007’de bunu yüzde 55.16’ya çıkarttı. Oysa aynı dönemde DTP, bölgede yüzde 22.15’ten yüzde 19.66’ya indi.

2002’de bölgede ortaya çıkan iki partili siyaset, 2007’de daha bir oturdu. Artık bölgede sadece AKP ve HEP-DTP vardı. Anılan dönemde bu yapının bir tarafı (AKP) sürekli yükselirken, diğer tarafı (HEP-DTP) kan kaybediyordu. Bu siyasi tablo, her iki partinin birbirlerine karşı politikalarını da derinden etkiledi.

AKP: DTP’siz de çözerim

AKP, her seçimde yükselen oy grafiği ile psikolojik üstünlüğü ele geçirdi. Başbakan, 22 Temmuz’dan sonra fırsat bulduğu her yerde 75 Kürt milletvekilinden bahsediyor ve “Kürtlerin asıl temsilcisi biziz” demeye getiriyordu.

Kazandığı büyük başarı öylesine bir özgüven aşılamıştı ki AKP’ye, artık Kürt meselesini tek başına çözebileceği kanaatindeydi. Bu sebeple DTP ile de görüşme gereği duymadı, çünkü ona ihtiyacının bulunmadığını düşünüyordu.
Bu düşüncenin bir yansıması olarak Başbakan, 2007’de Meclis’e giren DTP’ye cephe aldı. Gerekçe DTP’nin PKK’yı terörist ilan etmemesiydi. Başbakan’ın, DTP bu tür bir ifade kullanmadığı takdirde kendisiyle asla görüşmeyeceğini söylemesi her açıdan yanlıştı: Bir kere DTP’nin aynı politik taban üzerinde yükseldiği PKK’ya asla terörist demeyeceği açıktı. Başbakan gerçekleşmeyeceğini bildiği halde DTP’den imkânsızı istiyordu. Dahası, Erdoğan’ın DTP ile görüşmemesi o partiye oy vermiş seçmenlerin iradesinin dikkate alınmadığını ima ediyordu. Kendilerini temsil etmek için parlamentoya gönderdikleri temsilcilerine vebalı muamelesi yapılınca, milyonlarca seçmen kendilerini demokratik işleyişin dışına itilmiş ve rencide edilmiş hissediyordu.

DTP ile görüşmemenin en vahim sonucu ise, Kürt meselesinde sağlıklı işleyen bir demokratik sürecin imkânsız kılınmasıydı. Çünkü bölgede DTP ve AKP’den gayri bir parti bulunmuyor. Kürt meselesinin yakıcılığından direkt muzdarip olan insanların oyları ya DTP’ye ya da AKP’ye gidiyor. Sorunun çözüme kavuşturulması için, bu insanların sorunlarının, taleplerinin ve duygularının siyasi alana aktarılması ve bunların karşılanması için alternatif projelerin siyasilerce üretilmesi gerekiyor. Bu ise her şeyden önce onları temsil etme yetkisini kazanmış partilerin konuşmasını zorunlu kılıyordu. Ancak Başbakan, böylesine bir yakınlaşmadan uzun süre kaçındı.

DTP’siz olamayacağı görüldü

2007 seçimlerinde Kürt coğrafyasında diğer siyasi partiler sahneden çekilirken onların oyları AKP’ye aktı. Böylece bir tarafta DTP, diğer tarafta ise diğer merkez sağ ve sol partilerin oylarını bünyesine katan AKP’den müteşekkil bir düzen oluştu. Diğer partilerin adeta AKP lehine siyasi arenayı terk etmesi,

a) DTP’nin hem siyasi gücünü aşındırdı,

b) hem de AKP’ye karşı olan söylemini sertleştirdi.

Önceki seçimlerde çok sayıda partinin varlığı oyların dağılmasına neden oluyor ve kemik oylarıyla DTP, siyasi alanın tek hâkimi haline geliyordu. Fakat diğer partilerin oylarının blok halde AKP’ye gitmesi bu tabloyu değiştirdi ve AKP,
DTP’nin temsil kudretini böldü.

DTP, eskiden siyasal partilerin yerine doğrudan devleti hedef alan bir propaganda yürütürdü. Oysa bu dönemde cepheden AKP’yi karşısına aldı. Amaç; AKP ile devleti özdeş kılmak ve AKP’nin yaptığı her türlü açılımı, devletin Kürtleri ehlileştirme niyetiyle ilişkilendirerek dışlamaktı.

AKP’nin DTP’yi görmezden gelmesi, DTP’nin ise AKP’yi devletle bir tutması aslında her iki partiye de yaramadı. AKP’nin DTP’ye yönelik politikası, bu partinin Batı’da oylarını arttırmadığı gibi, Doğu’da hatırı sayılır oy kaybına neden oldu. Dahası AKP, DTP (ve PKK) olmadan Kürt meselesini kendi başına bir hal yoluna koyamayacağını da gördü. Beri yandan DTP’nin AKP’ye bakışı, bu partinin politik manevra kabiliyetini kaybetmesine ve bazen gerçekte herkesten önce onun savunması gereken konulara karşı çıkmasına neden oldu. Mesela TRT Şeş’i -daha yayının içeriğine bakmadan- sırf AKP tarafından yapıldığı için “siyasi koruculuk” olarak mahkûm eden DTP, kendi tabanıyla da ters düştü. Dolayısıyla mutlak AKP karşıtlığı DTP’yi negatif siyasete itti.

Yeni dönem, yeni strateji

Bugün artık AKP ile DTP birbirlerine karşı bu tür bir siyaset izleme şansına sahip değiller. Hele Kürt Açılımı’na CHP ve MHP’nin gösterdiği yüksek dozda muhalefetten sonra bu iki partinin verimli bir diyalog ve hatta işbirliği sürecine girmeleri kaçınılmaz görünüyor. CHP ve MHP’nin Kürt meselesine destek değil köstek olacaklarını ele güne duyurduklarına göre, bu meselede AKP’nin çözüm ortağı DTP, DTP’ninki ise AKP’dir. Her bir parti için diğeri düşündüğü gibi bir partner olmayabilir ama bugünkü siyasi tablo AKP ve DTP’nin birlikte çalışmalarını zorunlu kılıyor.
Bu durumda her iki partiye de düşen öncelikle karşılıklı güven arttırıcı adımlar atmaktır. Erdoğan, Türk ile görüşerek bu konuda önemli bir mesafeyi kat etti. Bundan sonra partiler çok daha sık biraraya gelmeli ve çalışmalılar. Söz konusu çalışmalarda bir mutabakat siyaseti izlenmeli, yani üzerinde en kolay uzlaşılan ve müdafaası en rahat konulardan başlanarak daha zor konulara doğru gidilmeli.

Burada DTP’ye önemli bir görev düşüyor. DTP, gerek sahip olduğu taban ve gerek karizması nedeniyle Kürt meselesinde AKP ve Erdoğan faktörünü olumlu bir şekilde değerlendirmeli. Karşıtlık üzerinden bir dilden ziyade karşılıklı sorumluluğu öne çıkaran bir politik dile müracaat etmeli. Herhangi bir önerinin AKP’den gelip gelmediğine değil, bu önerinin çözüme bir katkıda bulunup bulunmadığına bakmalı. Pasif durmamalı, aktif bir rol oynamalı.

Sorunun bütün Türkiye’nin sorunu olduğunu hatırda tutmalı, kendi seçmenlerine olduğu kadar Türkiye kamuoyuna da mesaj vermeli. Süreç içinde doğru zamanlamanın hayati önem taşıdığına dikkat etmeli, son söylemesi gerekeni ilk koşul olarak ortaya sürmemeli. “Muhatap ben değilim” deyip sorumluluktan kaçmamalı, politik bir yapı olarak anti-politik bir tavır gösterme hakkına sahip olmadığını unutmamalı.

Çözümsüzlüğün maliyeti

AKP de, DTP de daha önce çözüm için hiç bu denli angaje olmamışlardı. Başbakan, devletin tüm kurumlarıyla bu konu üzerine yoğunlaştığını ve siyasi maliyeti ne olursa olsun tüm ülke insanları için bu sorunu çözeceklerini söyledi. DTP de, halktan oyu çözüm sürecine katkıda bulunmak için talep etti. Çözüme bu denli odaklanmış ve halkta da umut yaratmış iki partinin çözüm için birlikte çalışmaktan başka bir seçenekleri yok. Zira bir çözümsüzlük durumunda bunun hem toplum, hem de kendileri için maliyeti çok yüksek olacak.

Taraf, 18.08.2009

 

libertebanner