| Üniversiteler açılıma neden ilgisiz? |
|
|
|
| Vahap Coşkun |
| Pazar, 27 Eylül 2009 00:00 |
|
Türkiye'de her dönemde üniversitelerden rejime hizmet etmeleri beklendi. Cumhuriyet'in yapılanmasında üniversitelere biçilen rol; rejimin ideolojisini üretmek, bu ideolojiyi meşrulaştırmak ve toplumun bütün kesimlerine benimsetmekti. Cumhuriyetçi gelenekte üniversitenin görevi, devletin belirlediği doğruları “bilimsellik” zırhının koruması altına almak ve devletin politik tercihlerinin savunusunu yapmaktı. Yani üniversite, devlet politikalarının hem üreticisi, hem aklayıcısı, hem de sözcüsü olmalıydı. ÖZAL'IN BIRAKTIĞI YERDEN Kürt meselesi, Türkiye tarihinin en ciddi sorunudur. Zira bu sorunun varlığı hem hukuk ve demokrasi standartlarının yerlerde sürünmesine neden oluyor, hem sivil siyaset üzerinde askeri vesayeti daim kılıyor, hem de ekonomiyi tahrip ediyor. Şimdiye kadar devlet bu sorunu demokratik usullerle çözmek yerine sadece askeri yöntemlerle çözmeye çalıştı ve bunu yaparken üniversitelerin de desteğini aldı. Bugün -Özal'ın akamete uğrayan girişimini saymazsak- ilk kez sorunu çözmek konusunda farklı bir yol izleniyor. Siyasi iktidar kısa bir süre önce -devlet politikası olduğunu özellikle belirttiği- bir süreci başlattı ve Kürt meselesinin demokratik mekanizmalarla bir çözüme kavuşturulması konusunda bir irade ortaya koydu. Önce “Kürt Açılımı” daha sonra “Demokratik Açılım” adı verilen bu süreç, toplumun büyük bir bölümünün desteğini aldı ve toplumda çözüme dair bir umut oluştu. Çok çeşitli toplum kesimleri -sivil toplum örgütleri, sendikalar, meslek odaları, CHP ve MHP hariç siyasi partiler, sanatçılar, edebiyatçılar- açıklamaları ve eylemleriyle sürece katkıda bulundular ve bu fırsatın heba edilmemesi için sorumluluk almaya hazır olduğunu bildirdiler. Ancak üniversiteler ısrarla bu sürecin dışında kalmayı tercih ettiler. Toplumdaki neredeyse her oluşum bir şekilde bu süreçle irtibatlıyken -Tunceli ve Mardin Artuklu Üniversitesi istisna olmak üzere- üniversitelerden hiçbir ses çıkmadı. (Tunceli Üniversitesi ülkede demokrasinin güçlendirilmesini amaçlayan açılımı desteklediğini bildirdi. Mardin Artuklu Üniversitesi ise, Kürdoloji çalışmalarını başlatan üniversite olarak daha baştan beri sürecin aktif unsuruydu.) Devlet, Kürt meselesini sadece silahla halletmeye çabaladığında topyekûn bir halde devletin arkasında duran üniversiteler, aynı devlet bu kez demokratik kanalları devreye sokma iradesi gösterdiğinde ise ona doğrudan veya dolaylı bir destek sunmaktan özenle kaçındılar. Bunda hiç şüphesiz, mevcut siyasi iktidarın devlet asli çekirdeğinden gelmeyenlerden oluşmasının payı vardır ama nihai analizde devletin güvenlik ve şiddet politikalarını hararetle alkışlayan ama demokratikleşme çabalarını desteklemekten imtina eden üniversitelerle karşı karşıyayız. DİCLE ÜNİVERSİTESİ'NİN SESSİZLİĞİ DÜŞÜNDÜRÜCÜ Hiç şüphesiz üniversitelerin bu şekilde Kürt meselesinin çözümüne dönük çabalardan ve genel olarak ülkenin demokratikleşme mücadelesinden uzak durmaları üzücüdür. Hele özel konuma sahip bazı üniversitelerin bu sorunlar sanki kendilerini hiç ilgilendirmiyormuş gibi uzaktan seyre dalmaları daha büyük bir üzüntü kaynağıdır. Bu üniversitelerden biri de Dicle Üniversitesi'dir. Dicle Üniversitesi Diyarbakır'da kuruludur. Artık herkesin malumu; Diyarbakır, Kürt meselesinin merkezidir. Bu kentin her sokağına bu meseleden kaynaklanan türlü türlü acılar sinmiştir, her kahvesinde bu mesele konuşulur. Sorun neden çıkmıştır, bugün ne aşamadadır, nasıl çözülür diye konuşmak isterseniz her köşede sizinle bu konuda hasbıhal edecek kişileri bulmanız zor olmaz. Sivil toplum örgütlerine, meslek kuruluşlarına, vb. yerlere giderseniz, size bu konuda yapılmış birçok çalışmalarını gösterirler, önünüze tonca belge sunarlar. Fazla politikleşmiştir bu şehir, adeta bu sorunla nefes alır verir; insan Kürt meselesini Diyarbakır'da iliklerine kadar yaşar. Böylesine bir şehirdeki bir üniversiteden, Kürt meselesine diğer tüm üniversitelerden daha fazla duyarlılık göstermesi beklenir. Üniversite, içinde bulunduğu toplum için hayat-memat meselesi olan soruna sırtını çeviremez, gözlerini kapayamaz, görmezlikten gelemez diye düşünülür; sorunun çözümü için çaba göstereceği umulur. Kürt Açılımı/Demokratik Açılım başladığında Dicle Üniversitesi'nin bir şekilde sürece müdahil olabileceğini düşündüm. Çünkü açılımı Cumhurbaşkanı Gül başlatmıştı, bunun bir devlet projesi olduğunu söylemişti, korkulacak bir şey yoktu yani. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı'nca atanan rektör tarafından idare edilen üniversiteden -en azından- Cumhurbaşkanı'nın başlattığı bu sürecin desteklendiğine dair bir beyanat çıkar diye bekledim. HIZLA ADIM ATILMALI Ne var ki Dicle Üniversitesi -dün olduğu gibi- bu süreçte de derin bir suskunluğa büründü. Bu meselede ilk önce söz alması ve inisiyatif kullanması gereken bu üniversite, ne soruna ne de çözüme dair bir açıklama yaptı. Üniversite daha önce çeşitli konularda senato kararı alarak bunu deklere etmişti ama her ne hikmetse Kürt Açılımı/Demokratik Açılım konusundaki görüşlerini kamuoyuyla paylaşma lüzumunu görmedi. Oysa bir çalışanı olarak ben Kürt meselesi konusunda üniversitemin rektörünün ve üniversitenin kurumsal kimliğinin ne düşündüğünü ve nasıl bir çözüm perspektifine sahip olduğunu bilme ihtiyacı hissediyorum. Zannediyorum benim gibi bu ihtiyacı hisseden çok sayıda insan var. Fakat üniversitenin bu ihtiyacı karşılamak gibi bir niyeti görünmüyor. Bu süreçte herhangi bir çalışması da olmadı üniversitenin. Mesela üniversitelerde Kürtçe eğitim ve öğretim gündeme geldiğinde, ilk kollarını sıvayanın Dicle Üniversitesi olması icap ediyordu. Ama henüz kurulma aşamasında bulunan Mardin Artuklu Üniversitesi bu konuda yoğun bir faaliyet içine girdiği halde Dicle Üniversitesi'nde yaprak kımıldamadı. YÖK Başkanvekili Prof. Dr. İzzet Özgenç'in verdiği bilgiye göre üniversitenin yaptığı tek şey, kendisine yapılan Kürtçe eğitim talebini YÖK'e göndermek olmuş. Oysa 35 yıllık bir tarihe ve Kürtçe eğitim vermek konusunda çok büyük avantajlara sahip olan Dicle Üniversitesi, sadece kendisine yapılan talebi ileten bir aracı kurum olmaktan çok daha fazlasını hak ediyor. Yenişafak, 27.09.2009 |



