Çözüm daha fazla demokraside PDF Yazdır e-Posta
Vahap Coşkun   
Salı, 29 Haziran 2010 15:20

vahapcoskunŞiddetin yürekleri kavurduğu günler yaşıyoruz. Kör bir savaş gencecik çocukların hayatlarına mal oluyor, ülkenin dört bir yanında ocaklara ateşler düşüyor. Daha bir yıl önce barış umudunu seslendiren dillerden bugün ağıtlar yükseliyor. Bu duruma gelinmesinde herkesin payı var ve akan kandan herkes sorumlu. AKP, bir demokratikleşme açılımı başlattı ama iki sorunu vardı: Hem hazırlıksızdı, hem de iradesi zayıftı. Bu nedenle silahsızlandırma programı yapmadı ve karşılaştığı ilk krizde de milliyetçiliğe teslim olup geri adım attı. Kürtleri dahil etmeden bu süreci devam ettireceğini sandı. Habur karşılamasından sonra Başbakan “Başladığımız yere döneriz” demişti. Bu sözün ardından DTP kapatıldı, KCK operasyonlarıyla Kürt siyasi aktörler içeri alındı, Kürt çocukları her geçen gün daha fazla TMK mağduru oldu ve nihayetinde Mahmur ve Kandil’den gelenler de tutuklandı. Bugün başladığımız yerdeyiz ve hiç kimse bunun memnun edici bir yer olduğunu söyleyemez.

CHP ve MHP, en küçük bir demokratikleşme adımına bile destek sunmadı, “Kürt meselesini çözdüğü takdirde bu iktidarla baş edilemez” diyerek sorunun devamından yana tavır koydu. Olumsuz her gelişme açılıma yüklendi, sanki daha önce 40 binden fazla insan hayatını kaybetmemiş gibi her ölümden açılım sorumlu tutuldu. CHP açılıma “lanet” okudu, MHP açılımı “ihanet projesi” olarak yaftaladı. Barışa inanmadı muhalefet veya daha doğrusu barış, muhalefetin hesabına gelmedi. Bu nedenle CHP ve MHP barışın dilini kullanmadı. Aksine çatışmalardan ve ölümden nemalandığı için hep savaşın diline rağbet etti.

DTP/BDP, bir muhatap sorununa kilitledi kendini. Dünyada başka bir siyasi partinin yapmayacağı birşeyi yaparak varlık sebebi olan bir sorunda muhatap olmadığını bildirdi sürekli. Böylece hem Türkiye kamuoyunda nefret şimşeklerini üzerine çekti, hem de ciddi bir siyasi aktör olma şansını heba etti. Bazı milletvekillerinin sözlerine ve tavırlarına açılımın bir an önce bitmesi arzusu egemendi. Şiddetle arasına net bir sınır çekemedi. Devlet kaynaklı şiddete en ağır tepkiyi verirken PKK’nin şiddetine aynı sertlikle karşı koymadı. Bölgede AKP ile girdiği rekabet nedeniyle olumlu değişiklikleri bile reddetti.

Öcalan ve onun yönlendirmesiyle PKK, hep kritik bir zamanlamayla şiddet eylemlerine başvurdu. DTP kapatma davasının AYM’de görüşüleceği gün PKK karakol bastı. Milliyetçi duyguların alesta beklediği Karadeniz’de askerleri ve polisleri hedef aldı. Öcalan’ın hücresi daraltıldı diye, şehirlerde sivilleri hedef alan saldırlar yaptı. 1 Haziran itibariyle PKK eylemsizliğini bitirdiğini duyurdu ve bundan sonra izleyeceği “orta ölçekte savaş” konseptine uygun olarak şehir ve kırsal alanda şiddeti yoğunlaştırdı. Peki, sonuç ne oldu? Aktörlerin bu pozisyonları nasıl bir tablo ortaya çıkardı? Tek bir cevabı var bunun: Daha fazla şiddet, daha fazla ölüm. Mustafa Karasu, Türkiye gazetesine verdiği röportajda Mart ayından beri 130 militanın öldüğünü söyledi. Aynı dönemlerdeki hayatını kaybeden erlerin sayısı da 60’ı buluyor. Yani üç ayda 200 vatandaşı kaybettik. Bu acı tablo son derece zor bir dönemden geçtiğimize işaret ediyor. Böylesi yürek kaldırmaz acılar peşi sıra sökün ettiğinde demokrasiden, özgürlüklerden ve barıştan söz etmek güçleşiyor. Aksine klişe laflar ve çözümleri dillendirenlerin sesleri daha çok çıkıyor. Örneğin MHP lideri, olağanüstü halin ilan edilmesini, idamın geri getirilmesini, Irak’a girilmesini, Irak’taki Kürt liderlerle her tülü irtibatın kesilmesini istiyor.

Bilmeyenler bu “önlemler”in daha önce uygulanmadığını sanacak. Oysa bunların tümü daha önce defalarca denenen ve hiçbir derde deva olmayan milliyetçi hezeyanlar sadece.

Olağanüstü hal uygulamasını alın örneğin. 1987’den 2002’ye kadar en şedit şekilde uygulandı bu sözüm ona önlem. Bu 15 yıllık sürece damgasını vuran ise faili meçhul cinayetler, kayıplar, işkenceler, köy boşaltmalar, yargısız infazlar ve her türlü hukuk dışı uygulama oldu. Devlet, olağanüstü hal ile ülkeyi bizatihi kendi eliyle ikiye böldü ve sorunu çözmek bir yana sorunun daha da derinleşmesine sebebiyet verdi. Dolayısıyla Bahçeli’nin ve benzerlerinin bu tür akıllarından bir sonuç çıkmaz, bunlar sadece daha fazla kan ve daha fazla gözyaşı getirir. Bundan ötürü bu önerilerden mutlak surette sakınılmalı ve tam tersinden hareket edilmelidir. Yani daha fazla özgürlüğü ve daha fazla demokrasiyi öngören düzenlemelere gidilmeli; bugüne kadar “adı var kendi yok” durumundaki demokratik açılım bir öze kavuşturulup derinleştirilmelidir. Burada en önemli göre siyasi iktidara düşmektedir. Eğer siyasi iktidar demokratik açılımı sürdürmede gerçekten kararlıysa açık ve net olmalıdır. Bu süreçte neyi, ne zaman ve nasıl yapacağını açıklamalıdır. Siyasi iktidarın çabaları öncelikle çatışmaları sona erdirme üzerine yoğunlaşmalıdır. Dünya deneyimleri, çatışmaları önlemede etkisi olan hiçbir gücün devre dışı bırakılmaması gerektiğini gösterir. Öcalan’ın hem çatışmaların başlamasında hem de bitirilmesinde son derece önemli bir aktör olduğu ise ortadadır. Bu nedenle çatışmaları ve ölümleri önlemek için PKK ve Öcalan ile bir şekilde temasa geçilmesi gerekir. Zira PKK ve Öcalan, içinde yer alamadıkları her girişimi boşa çıkarabilme becerisine sahip olduklarını vesilelerle gösterdiler. Çatışmazlık süreciyle eşzamanlı bir demokratikleşme ve silahsızlandırma programı hazırlanmalıdır.

Demokratikleşme programı, başta kültürel haklar ve siyasi temsil hakları olmak üzere, Türkiye’nin demokrasi açığını giderecek anayasal ve yasal düzenlemeleri içermelidir.

Silahsızlandırma ise, silahlı örgütün silahlardan arındırılıp siyasi ve hukuki bir organizasyona dönüşmesini ifade eder. Başarılı bir silahsızlandırma için, silah kullanan örgütün sürece dahil edilmesi gerekir.

Tüm bunlar yapılırken iki noktaya özellikle dikkat edilmelidir: Şeffaf olmak önemlidir. İktidar yapacakları konusunda halkı bilgilendirmeli, misal, yasal ve idari olarak öncelikle gerçekleştirmeyi planlandıklarının ne olduğunu halka izah etmelidir.

İkincisi, sürecin kitleleri rencide etmeden, onurlarına dokunmadan sürdürülmesidir. “Yenmek” ve “yenilmek” kıskacına düşmeden, elde edilecek bir barışın herkes için bir kazanç olduğunu anlatabilecek bir dile ihtiyaç var. Ahlaki olarak doğru olsa bile, iktidarın siyasi açıdan bundan zarar göreceği de ileri sürülebilir.

Muhtemelen iktidar muhitlerinde bu düşünceye sahip olanlar çoğunluktadır ve bu nedenle de iktidar büyük bir ihtimalle seçime kadar politikasında değişikliğe gitmeyecek ve mevcut pozisyonunu koruyacaktır. Ama bu, hem sorunun çözümünü daha da güçleştirir hem de AKP’ye iktidarını da garanti etmez. Çünkü Kürt sorununun, çözülmediği takdirde, iktidarların çözülmesini sağlayan bir işlevi bulunuyor. Bu nedenle siyasi iktidarın yapması gereken bu riski üstlenmesidir. Kanım odur ki, bu sorunda ahlaki olarak doğru yapan -yani barışı tesisine çaba harcayan- siyasi olarak da bundan zarar görmez.

Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Taraf, 24.06.2010

 

libertebanner