| Vesayet ve Kürt Meselesi |
|
|
|
| Vahap Coşkun |
| Pazartesi, 05 Temmuz 2010 08:24 |
|
Oysa gerçekte durum farklıydı. Demokrasi, Cumhuriyet’in banilerinin itibar ettiği bir düşünce olmadığından Cumhuriyet ta en baştan beri vesayet rejimi olarak kurgulandı. Evet, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çok-partili bir hayata ger dönüldü ama halkın kendini yönetme temayülü gösterdiği her tarihsel anda (1960, 1971, 1982, 1997) buna sert bir biçimde müdahale edildi, halk olması gereken (!) hizaya çekildi. Böylece vesayet, salt tek parti dönemiyle sınırlı olmaktan çıktı ve kalıcı bir rejim haline geldi. Daimi vesayetin taşıyıcı organı ordu Vesayeti taşıyan askeri bürokrasidir. Demokrasinin çanına ot tıkandığı her darbe döneminde asker, sistem içindeki yerini tahkim etti. Askerin sistemin ayrıcalıklı bir merkez gücü olması üç unsur üzerinden gerçekleşti: Birincisi, siyasi karar alma süreçlerinde askerin her geçen gün daha fazla söz ve yetki sahibi olmasıydı. İkincisi, kendine ait bir yargı düzeneğiyle işlem ve eylemlerini yargı denetiminin dışında tutmasıydı. Üçüncüsü ise, askerin toplumsal korkular üzerinden kendine bir meşruluk alanı sağlamasıydı. Korku, önemlidir; çünkü bir yönetim için vazgeçilmez olan “rıza”yı üretir. Ne kadar güçlü olursa olsun bir rejim salt kaba kuvvete dayanarak varlığını idame ettirmez. Bu nedenle her yönetim, yapıp ettiklerinin toplum nezdinde kabul görmesi için birtakım enstrümanlara başvurur. Korku, bunların önde gelenidir. Yönetim erkini elinde tutanlar, sürekli olarak her türlü kötülüğü yapmak için sıra bekleyen iç ve dış düşmanların bulunduğunu pompalarlar ve toplumdan –başlarına kötü bir şey gelmemesi için- bu düşmanlara karşı mücadelelerinde kendi yanlarında durmasını isterler. Elbette bu çetin mücadelede bazı ufak tefek hatalar olabilir ama bu halde de topluma düşen bunu hoş görmek, fazlaca büyütmemektir. Türkiye, korkular açısından son derece zengin bir ülke. Bölünmede şeriata, Ermeni’den misyonere, gayrı-Müslimden kayan eksenine kadar, maşallah, boy boy korkularımız var. Ve bu korkuların her biri sistemin devamı açısından türlü işlevlere sahipler. Kürt meselesi, bu korku üretim alanlarının en büyüğünü oluşturuyor. Daimi bir tehdit olarak görülen Kürtler her hak talebinde ettiklerinde devlet iki türlü davrandı: Öncelikle Kürtlerin her türlü hak talebi bastırıldı ve peşinden Kürtlerin onların gerekçe gösterilerek diğer kesimlerin özgürlükleri budandı veya isteklerine kulak tıkandı. Türk siyaseti ve vesayet Kürt meselesinin şiddeti içermesi, Türkiye’deki vesayetçi sistemi devamlı kılan bir rol oynuyor. Bu hem Türk hem de Kürt siyaseti için geçerli. Türk siyaseti iki boyutlu etkileniyor bu durumdan: Birincisi, silahlandırılmış bürokratların politik ve hukuki alan üzerindeki nüfuzlarını süreklileştirmesidir. Ordu, özünde, bizlere şunu der: “Alanda ben çatışıyorum, dolaysıyla burada söz hakkı benim. Atılacak sosyal, hukuki, ekonomik ve kültürel tüm adımlar benim onayımdan geçmelidir. Münasip görmediğim politikalara geçit vermem.” Ordu bu ağırlığını hem yasama, hem yürütme hem de yargı üzerinde kullanır. Yasamaya ve yürütmenin görev alanı içerisinde yer alan hususlarda açıklamalarda bulunur ordu, onların hareket alanını belirler ve nasıl davranmaları gerektiği konusunda yönlendirir. Misal, OHAL’in veya bedelli askerliğin uygun olup olmadığı konusunda ilk ordu söz alır ve tartışmayı bitirir. Yargı üzerinde de etkindir; zira “terör ile mücadele eden” ordu mensuplarının şevkinin kırılmaması gerekir. Bu yüzdendir ki Diyarbakır’da görev yaptığı esnada sağa sola bomba attığını iftiharla beyan eden bir korgeneral hakkında kovuşturma yapma lüzumu duymaz. İkincisi, bu sorun, siyasetin genel olarak milliyetçiliğe teslim olmasını sağlıyor. Şiddet kullanımını artıkça, karşılıklı olarak kayıplar ve ölümler artıyor, bunun yarattığı kaotik ortam ise Türk ve Kürt milliyetçiliklerini yükseltiyor. Milliyetçiliklerin boruları öttüğünde ise hak ve özgürlükler geri plana alınır, güvenlik eksenli bakış hâkim hale gelir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de politik gündemi belirlemede en etkili gücün PKK olduğu görülüyor. PKK şiddetin dozunu artırdığında Türkiye’de güç bela atılan demokratik adımlardan hemen çark ediliyor, şiddeti durduğunda ise demokrasi az biraz nefes alabiliyor. Dolayısıyla Kürt meselsi nedeniyle Türkiye siyaseti kendi politik ajandasını oluşturamıyor, hasbelkader oluştursa bile sürdüremiyor. Kürt siyaseti ve vesayet Sadece Türk siyaseti değil, Kürt siyaseti de bu sorundan ötürü vesayetin boyunduruğu altında. PKK, Kürtler adına bir kazanım varsa bu kazanımların kendi eseri olduğunu düşünüyor, bedelin de kendisi tarafından ödendiğinden hareket ediyor. Bu nedenle –ister kendisine karşıt ister kendisine yakın olsun- bütün siyasal yapılanmaları kontrol altında tutuyor. Bir çizgi belirliyor PKK ve herkesten bu çizgiye riayet etmesini talep ediyor. Eğer bir siyasi, bu belirlenmiş çizginin dışına taşarsa hemen ona yöneliniyor, çizgi içinde kalması sağlanıyor. Bir örnek: Anayasa paketinin görüşmeleri esnasında bazı BDP milletvekilleri, bu paketin kabul edilmemesi halinde bunun Ergenekon’un zaferi olacağını ve bunun kendilerini MHP ve CHP ile aynı safa düşüreceğini söylediler. Bu ifadeler, BDP’nin hiç değilse bazı konularda anayasa paketine destek olacağı şeklinde yorumlandı. Ama Öcalan avukat görüşmesinde bu görüşe sert bir tepki verdi: “Ne demek MHP ve CHP ile aynı safa düşmek? Herkes haddini bilsin!” şeklindeki açıklama hem BDP içinden bu tür seslerin yükselmesini, hem de BDP’nin Anayasa değişikliğine sınırlı da olsa bir katkı sunmasını engelledi. Kısacası Kürt meselesinin devamı, hem Türk hem de Kürt siyasetinde askerî vesayete son verilmesinin ve mekanizmaları işleyen tam bir demokratik siyasî hayatın oluşturulmasının önündeki en büyük engellerden biridir. Dolayısıyla silahların belirleyiciliğinden kurtulmak ve demokrasiyi teneffüs etmek için bu meseleyi çözmek gerekiyor.
Taraf, 04.07.2010 |



