'Açılım'da muhalefet sınıfta kaldı PDF Yazdır e-Posta
Vahap Coşkun   
Cumartesi, 08 Ağustos 2009 10:42

vahapcoskunBaşbakan Erdoğan'ın, 2007 seçimlerinden sonra Meclis'e giren DTP ile görüşmeme tavrı, iki açıdan yanlıştı: İlki, DTP anayasada ve yasa da belirlenen esaslar dâhilinde faaliyet gösteren meşru bir siyasal partiydi. Bu parti, seçimlere katılmış ve halkın beğenisini alarak Meclis'te temsil edilme hakkını kazanmıştı. Başbakan'ın kendisi kadar meşruiyete sahip olan bir parti ile görüşmekten imtina etmesi, o partiye oy veren milyonlarca insanın kendisini dışlanmış hissetmesi ve rencide olması sonucunu doğuruyordu.

İkincisi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da AKP ve DTP'den oluşan iki partili bir siyasi yapı var, diğer partilerin buralarda esamisi okunmuyor. Kürt meselesini siyasal varoluşunun merkezine alan DTP, hem halkın büyük desteğine sahip, hem de birçok boyutu ihtiva eden Kürt meselesinde diğer partilere nazaran daha hazırlıklı. Bu nedenle, meseleyi bir çözüm yoluna koymak isteyen siyasal iktidarın öncelikle DTP ile konuşması icap ederdi. Ancak bugüne kadar böylesi bir temastan kaçınıldı ve siyaseten yanlış yapıldı.

Neyse ki bu yanlıştan dönüldü ve Başbakan, DTP lideri Türk diyaloga girdi. Mecliste bir saat süren görüşme, Kürt meselesinin şiddet sarmalından kurtulmasına ön ayak olacak ve içine girilen demokratik süreci güçlendirecek bir adım olarak okunabilir. Nitekim iki liderin görüşme sonrası verdikleri beyanatlarda, bir çözüm ve umut dilinin hâkimiyeti vardı.

Görüşmenin Dört Anlamı

Erdoğan ve Türk'ün somut projelerden ziyade 'demokratik süreç'i öne çıkardıkları bu görüşmenin başlıca dört anlamı olduğu söylenebilir: Birincisi, siyasal iktidarın nihayet Kürt meselesinin çözümü için bir siyasi irade ortaya koyduğu görülüyor. Türk ile bir araya gelmek Erdoğan için zordu. Çünkü hem DTP ile görüşmeyeceği konusunda kendisini kesin sözlerle bağlamıştı, hem de bu görüşme gerçekleştiği takdirde muhalefetin eleştiri bombardımanına tutulması kaçınılmazdı. Bu handikaplara rağmen Başbakan'ın 'Kürt Açılımı' kapsamında DTP ile görüşmesi, bu kez işin üzerine ciddi bir şekilde eğildiğinin bir işareti.

İkincisi, tek başına bu görüşmeden çok büyük sonuçlar çıkmayacak olsa bile, bizatihi bu görüşmenin gerçekleşmiş olması özelde Kürtlerde, genelde ise tüm kamuoyunda olumlu bir hava yarattı. Bu, çok önemli. Zira Kürt meselsi kısa sürede ve 'acısız' bir şekilde çözümlenebilecek bir mesele değil. Bir zamana ihtiyaç var ve çözüm aşamasında birtakım sıkıntılar olacak. Yaşanması kaçınılmaz sıkıntılara rağmen iktidarın yoluna devam edebilmesi için kamuoyu desteğinin hayati bir değeri var.

DTP de Soromluluk Alacak

Üçüncüsü, DTP sürecin içine katılması, bu partinin de sorumluk içinde hareket etmesini zorunlu hale getirecektir. Bugüne kadar olan dönemde sürekli olarak dışarıda tutulması nedeniyle DTP, mağduriyet üzerinden bir politik dil geliştirdi. Bu politik dilin yerleşmesi, bir taraftan DTP'nin alternatif politikalar üretmesini engelledi, diğer taraftan ise DTP'nin kendisini iktidarın karşısında konumlandırmasına neden oldu. Öyle ki olumlu iş yapıldığında dahi -TRT Şeş'te olduğu gibi- DTP, sırf iktidar tarafından yapıldığı için buna muhalefet etti. Şimdi DTP'nin işin içine dâhil edilmesi, bu partinin sürecin işlemesi için pozitif bir rol üstlenmesini de gerekli kılıyor.

Muhalefet Çözüme Hazır Değil

Dördüncüsü, Erdoğan-Türk buluşması, Türkiye'de çok ciddi bir muhalefet sorunu olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Doğru bir muhalefet tavrı, Başbakan'ın bu görüşmeyi bu kadar geç yaptığı için eleştirilmesi gerektirirdi, oysa Baykal ve Bahçeli geç kalmış bir buluşmanın gerçekleşmesine karşı çıkıyorlar. Hem de en olmayacak sözlerle.

Tam bir negatif politika güden Baykal her şeye karşı duruyor. Liderlerin bir araya gelip konuşmalarına ve hükümetin Kürt meselesi konusunda adım atmasına karşı çıkıyor. “Sürecin içinde yer almak istemiyoruz” diyerek kendisiyle görüşülmesini engelliyor, kapıları şimdiden kapatıyor. Kamuoyunun hassas olduğu duyguları kaşıyarak sürecin baltalanmasına gayret ediyor. Örneğin, asıl bölünmeye yol açanın Cumhuriyetin kuruluşundan şimdiye kadar takip edilen milliyetçi, inkârcı ve diyaloga kapalı siyaset olduğunu görmezlikten gelip, birkaç mütevazı demokrasi hamlesinin “çözülmeyi ve ayrıştırmayı artıracağını” söylüyor. “Hem İmralı hem de Kandil ile görüşmüş sayılır” deyip PKK ile DTP'yi bir tutuyor, böylece DTP'yi hedef haline getiriyor. “Sisli atmosfer” gibi ifadelerle ortalıkta karanlık bir şeylerin döndüğünü ve içinde hükümetin de bulunduğu bir grubun vatana ihanet içinde olduğunu ima ediyor.

Bahçeli ise, birilerini ihanetle suçlamada Baykal'ı da soluyor. “Sayın Başbakan terörist başının yol haritasının krokisini elde etme gayreti içerisinde olmuştur” diyen Bahçeli, “12 kötü adam” olarak nitelediği Kürt meselesinde siyasetin ve demokratik mekanizmaların belirleyici olmasını savunan aydınları hedef tahtasına da koymaktan geri durmuyor: “12 kötü adam bunların (Öcalan'ın yol haritasının) ayrıntılarını verir zannediyorum.”

“Vatana ihanet” gibi tehlikeli kavramları bol keseden kullanmak, kendisi dışındaki herkesi “hain” olarak görmek, vatandaşlara biraz olsun nefes aldıracak demokratik gelişmeleri “bölücülük” olarak damgalamak, siyaseti ucuzlatmaktır. Muhalefet adı altında böyle bir siyaset içselleştirildiğinde, ülkedeki sorunlara ilişkin ne yapılması gerektiği konusunda kafa yorma zahmetinden kurtulunur ve sadece her şeye karşı çıkmakla yetinilir. CHP ve MHP uzun yıllardır politika zannettikleri bu bataklığa saplanmış durumdular. Çözüm adına ses vermek şöyle dursun, çözme çabasında olanları suçlamayı bir meziyet addediyorlar. Ancak artık bu politikanın bir alıcısı yok, dolayısıyla CHP ve MHP ebedi muhalefete mahkûm haldeler.

Toplum da Çözümden Yana

Bu süreçte siyasal iktidarın her daim hatırında tutması gereken bir husus var: Aksi çok dillendirilmesine rağmen, gerçekte Kürt meselsini çözümüne dönük inisiyatif alan ve dolayısıyla Türkiye'nin demokratikleşmesine katkı sağlayan her iktidar kamuoyu desteğini de arkasında bulur. Çok geriye gitmeye hacet yok; AKP'nin iki iktidar dönemindeki politikalarına bakarak da test edilebilir. İlk iktidar döneminde demokratikleşmeye büyük önem veren AKP, 2007'de Türkiye genelinde yüzde 47, bölgede ise yüzde 53 oy oranına ulaşmıştı. Fakat ikinci dönemde bu doğrultudaki çabalarında bir tavsama gösterince hem Türkiye genelinde hem de bölgede dramatik oy kayıpları yaşamıştı. Dolayısıyla açık olan bir durum var: Kim ne derse desin, insanlar akan kanın önüne geçecek ve Türkiye'yi özgürleştirecek politikalara teveccüh gösteriyorlar. Bu nedenle iktidar medyadaki çatlak seslere ve muhalefetin hezeyanlarına rağmen diyalog çabalarını artırmalı, demokrasiyi güçlendirecek çabalarını hızlandırmalı ve derinleştirmelidir. Kürt meselesinin çözümü bu yöndeki çabalardan geçmektedir.

Yeni Şafak, 08.08.2009

 

libertebanner