| Referandum ve BDP |
|
|
|
| Vahap Coşkun |
| Salı, 13 Temmuz 2010 00:00 |
|
Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi gündeme geldiğinde beklenen AKP ve BDP’nin bir işbirliği yapmasıydı. Zira 82 anayasasından mustarip olan iki kesimin temsilcisi olan bu partilerin şikâyetçi oldukları bir anayasanın hiç olmazsa bir kısmını değiştirecek bir çalışmada asgari bir birliktelik sergilemeleri makul olandı. Ama AKP ile BDP arasında böyle olumlu bir ilişki kurulamadı. Bu sonucun ortaya çıkmasında en önemli etken, AKP’nin BDP’yi görmezden gelmesiydi. CHP ve MHP değişiklikleri konuşmaya değer bile bulmaz iken BDP anayasa değişikliklerine ilişkin en kapsamlı çalışmayı yapan parti oldu. BDP, söz konusu taslağa dair alternatif maddelerini ve bazı öncelikli konulardaki yasal önerilerini içeren bir dosya hazırladı ve bunu AKP’ye ileti. Buna rağmen AKP sözcüleri çıkıp “Hiçbir parti bize bu konuda bir öneri ile gelmedi” şeklinde kamuyu aldattılar. AKP, hiçbir şekilde BDP ile bir diyaloga girmedi. BDP ile aynı karede görünmenin kendisini milliyetçi tabanı karşısında zor durumda bırakacağı endişesiyle AKP, bu tür bir müzakere ve destek arayışına girmekten imtina etti. Bana kalırsa bu endişe yersizdi, bu politika da yanlıştı. Çünkü AKP anayasada gerçekleştirilecek değişikliklerin öncelikle kendisine yönelecek bir girişimleri engellemek için yapıldığını tabanına rahatlıkla anlatabilirdi. Daha iki yıl önce gazete kupürlerinden oluşan bir iddianameyle partisinin nerdeyse kapatılmanın eşiğine geldiğini gören partililerini buna ikna etmesi de zor olmayacaktı. Fakat bunu yapmadı. AKP’nin siyasi nezaket ile bağdaşmayan bu hareketleri BDP’de “yok sayıldıkları” düşüncesini harekete geçirdi. İki parti arasındaki ilişkiler gerildi, BDP değişikliğin Meclis’teki görüşmelerine katılmadı ve herhangi bir destek sunmadı. Şimdi soru şu: AKP’nin tavrı BDP’nin bu politikasını haklı kılar mıydı? Bence, kılmazdı. BDP’nin bu süreçte önemli bir siyasi fırsatı teptiğini düşünüyorum. Meclisteki konumu BDP’ye tarihî bir rol oynama imkânı vermişti. BDP bundan istifade ederek özgürlükçü ve yapıcı bir muhalefetin nasıl yapılabileceğini gösterebilirdi. MHP ve CHP’den farklı olarak paketin daha fazla özgürlük içermesini sağlayacak önerilerini dillendirebilir; seçim barajı, hazine yardımı, TMK mağduru çocukların durumu gibi çeşitli alanlardaki haklı taleplerini gündemleştirebilirdi. Paketin tümüne mutlak bir destek sunması gerekmiyordu BDP’nin; örneğin geçici 15. maddenin kaldırılmasına veya temel hak ve hürriyetleri pekiştiren maddelere tümüyle katılabilir, diğer maddelerde ise sınırlı bir katılımla yetinebilirdi. Böylece pozitif bir siyaset yürüterek Türkiye’deki demokrasiyi mevcut durumundan daha ileriye taşıyacak anayasa değişikliklerinde pay sahibi olabilir, hem de daha geniş bir müzakerenin yolunu açabilirdi. Lakin BDP bunları yap(a)madı? Neden? Bana göre bunun iki nedeni vardı: “Kamuoyuna yansıtılan neden”, AKP’nin taleplerini karşılamadığıydı. İşin doğrusu bu, çok da geçerli bir neden sayılamazdı. Elbette diğer siyasi partiler gibi BDP’nin de isteklerinin yerine getirilmesi için çabalaması meşruydu. Ama BDP’nin, belli talepleri karşılanmadığı için kendisine ve seçmenlerine faydalı olacak anayasal değişikliklere karşı çıkması gerekmezdi. Bir siyasi mücadele esnasında istediklerini alamayan bir partinin, buna tepki olarak kendisine faydası dokunacak olan değişikliklere de cephe alması o siyasi partiye herhangi bir yarar sağlamazdı. “Asıl neden” ise, Öcalan’ın tavrıydı. Anayasa değişikliği ilk gündeme geldiğinde Öcalan, BDP’ye “ret cephesi” örgütlemesini salık vermişti. Ama daha sonra bu tavrını yumuşatmış ve “AKP’nin samimi olduğuna kanaat getirilirse anayasa değişikliği desteklenebilir” noktasına gelmişti. 30 Nisan’dan sonra bu fikrinden de vazgeçti Öcalan, yine başa dönerek anayasa değişikliğine kesinlikle katkı sunulmaması gerektiğini dillendirmeye başladı. BDP’nin nihai tavrında da bu ifadeler etkili oldu. Çünkü birinci turda siyasi partilerin kapatılmasını güçleştiren değişikliğe beş milletvekili ile “sembolik” bir destek sunan BDP’de, bu ifadelerden sonra ikinci turda tek bir milletvekili bile oy kullanmadı. Siyasi tabanı ve kaygıları nedeniyle BDP’nin Öcalan’ın görüşlerini dikkate alması doğaldır. Ancak “dikkate almak” ile “körü körüne bağlanmak” birbirine karıştırılmamalıdır. Öcalan BDP için önemli bir aktör olabilir ama bu, onun sözlerine mutlak bir itaatle bağlanmayı gerektirmez. Bir siyasal parti olarak BDP, hep “etkilenen” değil “etkileyen”, hep “belirlenmiş siyasetleri uygulayan” değil “siyaset belirleyen” bir kimlik kazanmalıdır. Bunun yolu ise, kendisi için önemli sonuçlar doğuracak bir konuda ortaya konan görüşlerin isabetli olup olmadığını değerlendirmesi ve konumunu ona göre belirlemesinden geçer. Eğer bir görüşün yanlışlığı açık ise -ki anayasa değişikliğine karşı çıkmaz öyle idi- BDP bu yanlışa düşmemeliydi. Ne var ki BDP bu yanlışa düştü. Boykot neden doğru değilBDP, bugün de yanlışta ısrar ediyor. AYM’nin 12 Eylül’de yapılacak olan referanduma geçit vermesinin ardından BDP yetkilileri, referandumu “boykot” edeceklerini ilan ettiler. Boykotun, başlıca dört nedenden ötürü, doğru bir siyasi tercih olduğu kanaatinde değilim. Şöyle ki: Birincisi, temel kamusal kararlarda siyasi partilerin net bir tavır takınması önemlidir. Eğer BDP, anayasada yapılacak değişikliklerin mevcut duruma kıyasla daha iyi bir hukuki ve politik ortam yaratacağını düşünüyorsa tavrını “evet” olarak belirlemelidir. Ama BDP bu değişikliklerin eskisinden beter bir hale yol açacağı kanaatindeyse “hayır” demekten kaçınmamalıdır. Boykot, hem topu taca atmaktır, hem de gerçekte arzulananın dışında bir sonuca davetiye çıkarmaktır. Şöyle izah etmeye çalışayım: Eğer BDP gerçekte ”evet” oylarının fazla çıkmasını arzuluyorsa, boykot “evet” oylarının sayısını azaltacağından anlamsızdır. Yok, eğer BDP’nin gerçek arzusu “hayır oylarının fazla çıkması ise, boykot yine anlamsızdır, çünkü açıktan “hayır” denmeyerek “evet” oylarına olduğundan fazla güç kazandırır. İkincisi, boykot kararı alan BDP’nin tek başarı ölçütü, oy kullanmaya gitmeyen seçmenlerin sayısı olacaktır. Yani çağrısına uyarak oy kullanmayan seçmen ne kadar fazla olursa BDP kendini o kadar başarılı sayacaktır. Ancak bunun da çok tehlikeli bir ölçüt olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü boykot talebinin Kürt kamuoyunda karşılık bulmama ihtimali yüksektir. AKP’ye oy veren Kürtlerin, HAKPAR ve KADEP’in, Kürt siyasetinde önem arz eden sivil toplum kuruluşlarının bu anayasa değişikliğini desteklediği ortadadır. Eğer seçimin ertesinde Kürtlerin önemli ağırlıklı bir çoğunluğu sandığa gitmiş olursa, bu BDP için ciddi bir yenilgi anlamı taşır. Bir de siyasette insanların daha çok sonuçlarla ilgilendiği de göz ardı edilmemelidir. 12 Eylül’den sonra da konuşulacak olan, BDP’nin boykotundan ziyade, “evet” veya “hayır” oylarından hangisinin fazla çıkmış olacağıdır. Üçüncüsü, zannımca, BDP’nin tabanı da dahil olmak üzere Kürtlerin önemli bir kısmı, anayasa değişiklik teklifinin -eksikliklerine rağmendesteklenmesi gerektiğini düşünüyorlar ve BDP’den de buna katkı sunmasını ve diğer taleplerinin de yerine getirilmesi için daha çok siyasi gayret göstermesini bekliyorlar. Aslında verdikleri beyanatlara (mesela Uras’ın, Kaplan’ın, Özçelik’in, Binici’nin basına yansıyan görüşlerine) bakıldığında, BDP’nin Meclis grubunda da bu düşünceyi paylaşan çok sayıda milletvekilinin olduğu görülüyor. Fakat BDP bunun aksi bir yol izliyor. Bu durum, hem BDP’nin bazı milletvekillerinin düşündüklerinin tersine hareket ettiklerini gösteriyor, hem de -daha mühimi- BDP’nin kendi tabanı ile ters düştüğüne işaret ediyor. Dördüncüsü, bu tercih BDP’yi sadece içeride zor durumda bırakmıyor, aynı zamanda dışarıda da sıkıntıya sokuyor. AB, değişikliği yeterli bulmasa da destekleme yönünde bir irade ortaya koydu, bu durumda BDP’nin kendi tavrını haklılaştırma ihtimali güçleşiyor. Nitekim Joost Lagendijk, BDP’nin mevcut anayasadaki değişiklikleri desteklememe kararını Avrupa’da ve Amerika’da pek az kişiye anlatabileceğini belirtiyor. “Yılarca Türk ve Kürt siyasetini takip eden birçok gözlemciye bu davranışın ne kadar mantıksız geldiğini tahayyül edebilir misiniz?” diye soran Lagendijk’a göre, bir tek kendi kendini izole etmekten hoşnut olan marjinal gruplar BDP’yi destekleyebilir, ama ana-akım siyasal grupların BDP’nin bu tavrını kabul edilemez bulacağı şüphesizdir. (Radikal, 09.05.2010). Bir siyasi partinin kendi tabanının arzusu hilafına hareket etmesi ve kendisini destekleyen dış çevrelere ters düşmesi, o parti için çok olumsuz neticeler doğurur. BDP’nin referandumu “boykot” etmesi dolaylı bir şekilde ret cephesinde yer alması anlamına gelir, bunun da seçmeninin tepkisiyle karşılaşması muhtemeldir. Yanlışta ısrarın kimseye faydası yok; BDP farklı saiklardan hareket etse de sonuçta kendisini zinde kuvvetlerle işbirliği yapan CHP ve MHP ile aynı düzleme getiren bu politikadan vazgeçmelidir. Siyasal kimliklerin yeniden biçimlendiği bu dönemde, BDP’nin yapması gereken tabanına kulak vermesi ve değişimin taşıyıcılığını üstlenmesidir. Dicle Üniversitesi Öğretim Görevlisi Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir Taraf, 13 Temmuz 2010 |



