Yorum
Recep Korkut - Vize diplomasisi güvenlik zafiyeti mi getirdi? PDF Yazdır e-Posta
Recep Korkut   
Pazartesi, 20 Aralık 2010 09:28

Kimin içeri girebileceğine, kimin dışarıda kalması gerektiğine karar veren vize, pek çok ülke için, devlet egemenliğinin sınandığı bir hamaset kutusuna hapsedilmiştir ve tıpkı göç yasaları gibi ulus-devlet sınırlarını korumanın hukuksal silahlarına dönüşmüştür.
 

Ancak içinde bulunduğumuz çağda sınırları mühürlemenin imkânsızlığı ve malların, hizmetlerin, sermayenin ve bilginin ulusal sınırların ötesinde serbest dolaşımının önemi ve kaçınılmazlığı sürekli teyit edilmekte, daha da öte, her ölçekteki coğrafi yerin anlamı sorgulanmaktadır. Bugün vizeye bir set ve insan hareketliliği karşısında bir yay etkisi sağlaması misyonu yüklense de küreselleşme sürecinin getirdiği 'karmaşık karşılıklı bağımlılıklar' karşısında direnmekte zorlanılmaktadır.

Bulunduğu coğrafya nedeniyle insan hareketliliğinden her çağda nasibini fazlasıyla alan Türkiye, son dönemde dış politikasında serbest dolaşıma giderek daha fazla ağırlık vermeye başlarken bölge ülkeleriyle ilişkileri geliştirme politikası çerçevesinde birçok ülke ile vizeleri kaldırma kararları aldı. Vize diplomasisi olarak anılan bu uygulamalar çerçevesinde Ürdün, Libya, Lübnan, Katar, Pakistan, Kamerun, Suriye, Sırbistan, Arnavutluk ve Asya'daki Türk ülkeleri ile vize uygulamaları karşılıklı olarak kaldırılırken önümüzdeki aylarda da Rusya ve Ukrayna ile de vizelerin kaldırılması konusundaki görüşmelerin neticelenmesi bekleniyor. Vize muafiyetlerine paralel olarak bu ülkelerle pek çok alanda işbirlikleri de ivme kazandı.

Ancak bu vize diplomasisi, Avrupa'daki bazı çevrelerden, bazı güvenlik zafiyetlerine sebep olduğu yönünde eleştiriler almaktadır. Buna göre AB'nin kara listesinde yer alan bazı ülkelere Türkiye'nin vize serbestîsi uygulamasının, Türkiye üzerinden gerçekleşecek insan hareketliliğinin teröristler ve kaçak göçmenler için bir fırsata karşılık geldiği, hatta Türkiye'nin vize diplomasisinin insan kaçakçılarına bir armağan olduğu iddia edilmektedir. Söz gelimi, Suriye, Libya, Pakistan gibi AB'nin kara listesinde yer alan ülke vatandaşlarının önce vizesiz olarak Türkiye'ye gelmesi, ardından da illegal yollarla AB'ye girmeleri kolaylaşmış, bu da güvenlik zafiyeti getirmiştir.

Türkiye'nin vizeleri kaldırdığı Pakistan ve özellikle Kuzey Afrika ülkelerinden İstanbul'a gerçekleşen ucuz uçuşların 'göçmen ekspres' uçuşlarına dönüştüğü, bu yolla gelenlerin de yasadışı yolları kullanarak Avrupa ülkelerine geçmelerinin kolaylaştığı, bunun da ciddi bir güvenlik endişesi olduğu dillendirilmektedir. Bu güvenlik endişesi, AB'nin Türkiye'ye vizeyi kaldırması müzakereleri ekseninde de düşünülmekte, Türkiye'nin AB'nin "kara listesi"nde bulunan Ortadoğu ülkelerinin birçoğu ile vizeleri kaldırma girişiminin Türkiye'nin AB'den de talep ettiği vize serbestîsi ile çelişkili bir durum yarattığı hatta AB'den talep edilen vize serbestîsi için bir engel olabileceği ifade edilmektedir.

Türkiye'nin vize kaldırdığı ülkelerle arasındaki insan hareketliliği artmıştır, ancak Türkiye üzerinden Avrupa ülkelerine geçen göçmen sayısında eleştirilerin aksine azalmalar olmuştur. Örneğin, 2010 yılının ilk 9 ayında, göçmen kaçakçılığı ile insan ticaretinde geçen yıla oranla yüzde 70 azalma sağlandı. Aynı şekilde Türkiye üzerinden Yunanistan'a ve Bulgaristan'a yasadışı göçmen geçişlerinde de 2010 yılında % 20 ile % 40 arasında azalma görüldü. Buna paralel, Avrupa'ya geçmeye çalışanlara ve göçmen kaçakçılığı yapanlara yönelik ciddi adımlar atılmakta ve sınır güvenliklerinin sağlanması yönünde ciddi gelişmeler görülmektedir.

Esasında eleştirilerin nedeni, Türkiye'yi, Geri Kabul Anlaşması'nı imzalamaya zorlamak. Gittikçe duvarlarını yükselten bir kale görünümüne bürünen Avrupa Birliği, kendisine bir nevi kapı bekçileri bularak göçmenler ve mülteciler konusunda yükümlülüklerini üzerinden atmak niyetinde. Kısacası, Türkiye'nin yaptığı, suni sınırları kaldırmaktır ve şu açık ki; eleştirilere uğrayan Türkiye'nin bu vize diplomasisi insan kaçakçılarına değil, bölgesel entegrasyon ve insan hareketliliğinin verimli şekilde kullanılabilmesine armağandır. Hatta vize diplomasisi, Avrupa ülkeleri için güvenlik zafiyeti değil, aksine bu meselede daha iyi işbirliği sağlayacak bir temel getirdi. Çünkü Jürgen Habermas'ın tabiriyle 'dünya iç politikasının' temel meselelerinden birisi olan göç meselesiyle ancak bölgesel ittifaklarla mücadele edilebilir.

Bitirirken şunu ifade etmek gerekir ki; bugünlerde göç bilmecesinin odağındaki Avrupa kıtasında göçmen ve mülteciler konusunda tam anlamıyla taşeron ülke bulma telaşı var. Avrupa Birliği, kısa vadede bazı ülkelere belli bedeller ödeyerek o ülkenin bir nevi kapı bekçisi olmasına çabalıyor. Bu ülke dün Ukrayna ve Libya'ydı, bugün ise Türkiye.

Zaman, 20.12.2010
 

 
Osmanlı Milletler Topluluğu: Hayal mi gerçek mi? PDF Yazdır e-Posta
Nuri Yurdusev   
Çarşamba, 15 Aralık 2010 10:29

Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu'nun, ABD ziyaretinde görüştüğü Washington Post Gazetesi yardımcı editörlerinden Jackson Diehl'e "Britanya'nın eski sömürgeleriyle beraber bir Milletler Topluluğu (commonwealth) var. Niçin Türkiye de; Balkanlar, Ortadoğu ve Orta Asya'daki eski Osmanlı ülkelerinde liderliğini yeniden kurmasın?" dediği rapor edildi. Dahası gazete bu ifadelere verdiği linkle bir Osmanlı haritasına işaret etti. Harita basınımızda 'Dışişleri Bakanı'nın özlediği oluşum' şeklinde yer aldı ve akabinde İngiliz Milletler Topluluğu'na benzer bir Osmanlı Milletler Topluluğu (OMT) olabilir mi tartışması başladı ve halen de devam ediyor.

İNGİLTERE İÇİN İMT'NİN ANLAMI NE?

Öncelikle "İngiliz Milletler Topluluğu" (British Commonwealth of Nations), bahsettiğimiz oluşumun bugün için resmî adı değil. 1949 Londra Deklarasyonu'ndan beri sadece "Milletler Topluluğu" (Commonwealth of Nations) tabiri kullanılıyor. Lakin Türkçede yerleşiği ve kısmen daha açıklayıcı olduğu için "İngiliz Milletler Topluluğu" (İMT) tanımlamasını kullanmakta bir beis yok. İMT'nin başlangıcı 1887'den itibaren gerçekleşen Britanya ve sömürge başbakanlarının toplantılarına kadar götürülebilir. Günümüzde İMT bir tür uluslararası örgüt ya da birlik olarak nitelenebilir. Çünkü üye ülkelerin hepsinin egemenlik ve legal eşitliği karşılıklı tanınmış ve Londra'da faaliyet gösteren sürekli bir merkezi ve sekretaryası var. İMT'nin 1971'de Singapur'da yapılan devlet ve hükümet başkanları toplantısında yayımlanan Singapur Deklarasyonu ile birliğin amaçları şöyle ifade edilmişti: Demokrasi, insan hakları, iyi yönetim, hukukun üstünlüğü, eşitlik, serbest ticaret, çok taraflılık ve dünya barışının teşvik edilmesi. Bu ilkeler bir anlamda İMT'nin anayasası gibi. Benzeri ilke deklarasyonlarını neredeyse bütün uluslararası örgütlerin kurucu metinlerinde buluyoruz. Peki, pratikte durum nedir? Bugün için İMT'nin Birleşik Krallık yanında aralarında Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Avustralya, Nijerya, Kanada gibi büyük ülkelerin de yer aldığı 54 üyesi var. Hatta 1950'li yılların ortalarında Fransa'nın da üyeliği düşündüğü yolunda rivayetler var. Mevcut üyelerden, Mozambik ve Ruanda haricindeki 54 tanesi geçmişte bir şekilde İngiltere'nin sömürgesi olmuş. Tabii bu, geçmişte İngiltere'nin sömürgesi olan her devletin bugün İMT üyesi olduğu anlamına gelmiyor. İrlanda ve Zimbabwe, üyelikten gönüllü olarak çıkmış ülkeler. Mısır, Irak, Filistin-İsrail, Ürdün, Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Umman, Somali ve Sudan, geçmişte bir şekilde İngiliz sömürgesi sayılmalarına rağmen İMT'ye hiç katılmadılar. Bu ülkelerin İngiliz İmparatorluğu'nun son döneminde sömürge olduklarını ve eski Osmanlı ülkeleri kapsamına girdiğini burada not etmekte yarar var. İMT'nin mevcut üyelerinin 33 tanesi siyasi rejim olarak cumhuriyet, 5 tanesi monarşi ve Birleşik Krallık (İngiltere) dâhil 16 tanesi ise İngiliz Kraliçesi II. Elizabeth'i kendi monarkları olarak kabul ediyor. Yani Kraliçe Elizabeth sadece Birleşik Krallık'ın değil, aralarında Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerin de bulunduğu 16 devletin sembolik de olsa devlet başkanı sayılıyor. Kraliçe Elizabeth aynı zamanda İMT'nin sürekli başkanı. Bu pozisyon da sembolik bir hüviyet taşıyor ve İMT 1965'ten beri pratikte üye devlet ve hükümet başkanları toplantısında seçilen genel sekreter tarafından idare ediliyor. Son düzenleme ile bir genel sekreter 4 yıllık bir dönem için seçiliyor ve en fazla iki dönem görevde kalabiliyor. Şu ana kadar görev yapan genel sekreterler sırasıyla Kanada, Guyana, Nijerya, Yeni Zelanda ve Hindistan'dan.

Bütün bu istatistikî bilgilerden ne çıkarabiliriz ve İMT'nin pratik bir anlamı ve hele hele Britanya için bir önemi var mı? İMT, devletlerin egemenlik ve legal eşitliği prensibine dayanan bir uluslararası örgüt niteliğinde olduğundan, aynen benzeri örgütler gibi (mesela Birleşmiş Milletler, Arap Birliği, Amerikan Devletleri Teşkilatı, NATO vb.) mobilizasyon ve icraat kapasitesi sınırlı. Yani bir Avrupa Birliği gibi değil. İngiliz kolonyal geçmişi ve belli ölçüde İngiliz geleneğinden etkilenme ortak nokta. Kendi aralarında burslar, belli seyahat kolaylıkları, 4 yılda bir yapılan Commonwealth Oyunları en göze çarpan aktivitesi. Ayrıca bazı devletler için uluslararası tanınma ve belki de bir meşruiyet aracı olarak işlev gördüğü düşünülebilir. Bir ara Sudan, Madagaskar, Yemen ve Cezayir'in üyelik başvurusunda bulunması bu çerçevede değerlendirilebilir. Peki, İngiltere açısından İMT'nin anlamı ne? Her şeyden önce İMT bir prestij kaynağı. İngiltere gibi coğrafî ve demografik olarak nispeten küçük bir devlete uluslararası bir aktör statüsü ve etkinlik veren kaynaklardan birisi. Dahası İngilizcenin yaygınlığını sağlayan bir platform işlevini de görüyor. İktisadi olarak İngiltere açısından Avrupa Birliği'nden sonra iki numaralı ticaret partneri. Bir ölçüde de İngiliz monarşisinin hayatiyetini sürdürmesine imkân veriyor. İktisaden getiri-götürü hesabıyla İngiltere'nin İMT'den bugün için büyük bir kazancı olduğunu söylemek zor. Tabii tersi de doğru. Yani İMT'nin İngiltere'ye ciddi bir maliyeti de yok. Kültürel ve siyasi getirileri düşünülünce İngiltere açısından durum kazançlı sayılabilir. Lakin gevşek bir uluslararası örgüt olduğundan İMT herhangi bir üyeye ciddi bir maliyet yüklemiyor. Belki halen devam etmesinin sebebi bu. Bence İngiltere için İMT'nin iki ciddi katkısı var: Birincisi, İngiltere'nin uluslararası bir aktör olmasına kaynak oluşturması. İkincisi de İngiltere'nin bugünü ile geçmişi arasındaki bağlardan birini sağlaması.

OSMANLI İMPARATORLUĞU OMT'NİN FİİLİ GERÇEKLİĞİDİR

Gelelim Osmanlı Milletler Topluluğu'na. Acaba OMT bir hayal midir? Bugün için resmen tanınmış İMT benzeri bir OMT yok. Lakin bu böylesi bir oluşumun tamamen hayal olduğu anlamına gelmez. Çünkü son yıllarda mesela, Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan arasındaki ilişkilerin geldiği düzey İMT ülkelerinin ilişki düzeyinden daha geri değil. Yani İMT ülkeleri arasındaki etkileşim ve alışverişin benzeri bir bütünleşme şu anda Türkiye ile beraber eskiden Osmanlı İmparatorluğu nüfuzunda olan bazı ülkeler arasında zaten var. Çağımızda ulaşılan küresel ve bölgesel ölçekteki iktisadi entegrasyon OMT'nin pratik imkânını yaratmış bulunuyor. Başka bir deyişle OMT halihazırda potansiyel bir gerçekliğe tekabül ediyor. Tarihsel olarak bakılınca Osmanlı İmparatorluğu OMT'nin fiilî gerçekliğidir. Yani Osmanlı İmparatorluğu zaten bir milletler topluluğuydu. "Millet sistemi" denilen yapı bunun ifadesiydi. Dinî aidiyete göre tanımlanan müslim ve gayrimüslim milletlerin toplamıydı Osmanlı. Dahası idari olarak da farklı yerel birimlere verilen otonomi düzeyi (Kırım Hanlığı, Mağrip beylikleri, Balkan prenslikleri, Körfez ve Arap Yarımadası'ndaki emirlikler gibi) zaman içinde değişse de Osmanlı'nın hiçbir zaman yekpare merkezî bir imparatorluk olmadığını, yani değişik birimlerin toplamı olduğunu gösterir. Şüphesiz bu birimleri toplayan çatı sultanlıktır. İngiliz İmparatorluğu İMT'ye evrilmişken Osmanlı İmparatorluğu OMT'ye evrilmemiştir. Şüphesiz bunun sebebi, herkesin bildiği üzere, İngiliz İmparatorluğu'nun, Osmanlı İmparatorluğu'nun yaşadığı yıkım ve tasfiye sürecini yaşamamış olmasıdır. Diğer neden, Elie Kedourie'nin yerinde tespitiyle, Fransız Devrimi'nden sonra Osmanlı coğrafyasına zerk edilen milliyetçilik/ulusçuluk zehridir. Ulusçuluk ideolojisinin yayılmasıyla eski "millet" aidiyetinin yerini "ulus" aidiyeti almıştır. Ulus aidiyetinin millet aidiyetinden farkı; tarihsel bir süreç içinde zamanla oluşan bir aidiyet değil; bizatihi belli kesimlerce oluşturulan, dışlayıcı bir ülkesellik ve merkeziyetçi bir örgütlenme getiren ulus-devlete ve ulusçuluk ideolojisine dayanan bir aidiyet olmasıdır. Bazılarının OMT'yi bir hayal olarak nitelemesinin altında da bu ulusçuluk ideolojisi vardır ve aslında ulusçuluk ideolojisi hâkim olduğu sürece de OMT benzeri oluşumlar hayatiyet bulamaz.

Günümüzde artık tekelci, uniform ve dışlayıcı anlamdaki geleneksel ulus-devlet yapılarının zayıfladığı bir vakıa. Osmanlı İmparatorluğu'nun farklı halkların ve aidiyetlerin barış içinde bir arada yaşamasını sağlamada gösterdiği başarı da tarihsel bir vakıa. Bir an için düşünelim: Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya'daki ülkeler (yani eski Osmanlı coğrafyası ülkeleri) bir birlik oluşturacak olsalar, "Osmanlı Milletler Topluluğu"ndan daha iyi bir tanımlama bulabilirler mi?

Zaman-Yorum, 15.12.2010

 
Vurun liberallere - Nagehan Alçı PDF Yazdır e-Posta
Nagehan Alçı   
Cuma, 15 Ekim 2010 12:46

'Liberaller' diye tanımlanan bir gruba dair son yıllarda çok fazla yazılıp çiziliyor. Bu grup yeri geldiğinde yandaşlıkla, yeri geldiğinde fırsatçılıkla suçlanıyor.  Ertuğrul Özkök gibi önde gelen kalemlerin birçok yazısında 'liberal aydın' diye varsayılan bir kimliğe dair aleyhte satırlar var. Bir 'liberal aydın' takıntısı almış başını gidiyor kısacası...


***
Bu 'liberal' olarak tanımlanan aydın kesimi etiketlemek ve hedef tahtasına oturtmanın altında bir neden olmalı. Benim aklıma gelen neden şu: Günümüz entelektüel hayatında hem medyada hem de akademide liberallerin çok ciddi bir ağırlığı var. Tartışmaları onlar şekillendiriyor, Batı'daki düşünce hayatına uyumu en kolay onlar sağlıyorlar. CHP çizgisinde bir akademisyen olan Hülya Uğur Tanrıöver'in 'Eskiden entelektüel deyince solcu aydınlar akla gelirdi şimdi ise liberal aydınlar' analizi çok doğru...


***
Peki bu 'liberal aydınlar' kim?
Aslına bakarsanız Türkiye'de liberal denilen aydınların bir kısmı kendine doktrinal anlamda 'liberal' demiyor fakat bu etikete itirazları da yok. Çünkü temel liberal değerlere (insan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü) gönülden bağlılar. 'Laik hayat tarzına sahip', 'özgürlükçü, demokrat ilkelere bağlı' ve şu anki siyasi konjonktürde CHP-MHP ittifakına karşı olan her aydın bugün 'liberal cephe'de kabul ediliyor.


***
Liberal aydınların entelektüel dünyada ön plana çıktıkları, güç kazandıkları ortada. Zaten onlar üzerine spekülasyonlar da bu nedenle üretiliyor, kıyamet onların 'yıldızlaşması ve diğerlerinin marjinalleşmesinden' kopuyor. Bunun nedeni bence açık: 'Liberal aydın' kategorisine girenler tavizsiz özgürlükçü tavır koymaktan çekinmiyor, 'Türkiye'nin özel şartları' gibi bahanelerden hazzetmiyorlar.


***
İslam meselesinde önyargıları yok örneğin.'Başörtülü kadınlar vali, milletvekili ve bakan da olmalılar' diyebiliyorlar. Alevi meselesinde Sünni önyargıları da yok. Alevilerin özgürlükleri konusunda rahatça konuşabiliyorlar. Müslüman olmayan azınlıkların özgürlükleri konusunda ipi göğüsleyen zaten onlar. Kürt meselesinde ise Türkiye 25 yıl sonra onların söylediği noktaya yeni yeni gelmeye başladı.


***
Liberal aydınlar AK Parti hükümetinin de büyük bir gücü. Çünkü ilkesel olarak hükümete destek veriyorlar ama yeri geldiği zaman hükümetle kavga etmekten de çekinmiyorlar. Bazı ilkeler ihlal edildiğinde ayaklanmasını biliyorlar. Bu da onları hükümete koşulsuz şartsız destek veren bazı 'kalemşor'lardan daha gerçek bir destek yapıyor! Üstelik bu 'kalemşor'larla liberallerin arasında ciddi bir fark var: Liberaller birine yaranmak ya da birilerinin sözcülüğünü yapmak için değil, benimsedikleri ilkeler için mücadele ediyorlar. (Kendilerini kaybedip ikinci gruba geçenler de var tabii)


***
Sonuçta Türkiye'nin değişiminde başat rolü oynayan bir grup var ortada. Bu grubun, değişimi okuyamayıp 'aydın' sıfatını yitirenler tarafından hedef tahtasına oturtulması doğal. Kendisini 'özgürlükçü' olarak tanımlayanlar bu oyunu görmeli. Gerçek 'liberal'leri Etiketleme A.Ş'nin döngüsünden ayıklayarak değerlendirmeli.

Bira bayramında çay içilmez beyler!
Oktoberfest Almanların en ünlü bira festivalidir. Münih'te eylül sonu ekim başı gibi yapılır. O festivalde litrelerce bira tüketilir, Bavyera eyaletinin halk dansları gösterilir, dans edilir, eğlenilir...

***
Bu festival 'kültürel çeşitlilik' adı altında Türkiye'de de organize ediliyor. Hem de yıllardan beri! Ben liseyi bir Alman okulu olan İstanbul Erkek'te okudum. Her yıl Hilton'da düzenlenen Oktoberfest'e gider, Alman hocalarla birlikte dans eder, bira içerdik. Çok da eğlenirdik.

***
Bu yıl bu festivali Antalya'da da düzenlemişler. Antalya'nın CHP'li belediye başkanının da katıldığı festivalde bir genç alkol komasından yaşamını yitirmiş.

***
Dün bazı gazeteler bu haberi sırf CHP'li başkana vurmak için 'içki tüm kötülüklerin anasıdır' mantığıyla verdi. O festivalde bira içilmesini ve belediye başkanının Alman kızlarla dans etmesini büyük fotoğraflarla gösterdi ve adeta 'işte ibret tablosu' dedi.

***
Tam da kendini 'laik' olarak tanımlayan kesimin kabus senaryosuna uygun bir davranış bu! İçkiyi böylesine öcüleştirmek, ahlaksızlıkla bir tutmak, bir gencin bilgisizlik yüzünden yaşamını yitirmesini belediye başkanının suçu gibi göstermek 'bu ülke İran'a mı dönüyor' diyenlerin tezlerini güçlendirmekten başka hiçbir işe yaramaz. Özgürlüklerden yana taraf olan 'liberaller' böyle bir mantığa ses çıkarmalı! İçki-ahlaksızlık-ölüm üçgenini çağrıştıran göndermeleri eleştirmeli!

Akşam, 28.09.2010

 
Referandum tabuları yıktı PDF Yazdır e-Posta
Can Paker ile Söyleşi   
Pazartesi, 11 Ekim 2010 08:56
Seçilmişin vesayet yönetimi olmaz

Sivil vesayet hepsi laf. Halkın oyuna dönmek önemli. Şimdi bak asker-sivil bürokrasinin vesayeti çöktükten sonra sadece seçilmişlerin vesayeti olabilir mi? Hiçbir iktidar sonsuz değildir. Ama asker sivil bürokrasinin vesayeti öyle değildi. Halkla ilgili bir meselesi yoktu. Ama seçilmişin var. Bundan sonra hiç kimse memlekette canının istediği gibi davranamaz.

Başbakan haklıydı kriz teğet geçti
Türkiye küresel ekonomik krizi hakikaten teğet geçti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirdiler ama hakikaten kriz teğet geçti. Türkiye’ye yabancı kaynak giriyor. Neden geliyor? Bir; çok genç bir nüfus var, iki; iyi bir tüketim yeri. Çin, Hindistan, Brezilya hemen arkasından Türkiye düşünülüyor dünyada. Yabancı uzmanların hepsi diyor ki, Türkiye’nin önü açık.

İstanbul-Anadolu ayrımı kalkacak
TÜSİAD böyle bir ayrıma çok kızıyor ama böyle bir ayrım var. Bu sosyolojik, objektif vakadır. Niye MÜSİAD var, niye TUSKON var, niye Anadolu Kaplanları diye bir kavram çıktı. Anadolu sermayesiyle İstanbul sermayesi kaynaşacak. Bundan sonra olacak şey şu: Ne TUSKON kalacak, ne MÜSİAD kalacak ne de TÜSİAD. Yani daha başka bir yapı oluşması gerekecek.


Can Paker, Türk Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) en radikal isimlerinden. Halen Haysiyet Divanı üyesi. TÜSİAD’ın kurduğu Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı’nın (TESEV) ise Başkanı. 1990’lı yıllardan beri hazırladığı raporlarla, yaptığı açıklamalarla Türkiye’nin askeri vesayetten kurtarılması gerektiğini savunuyor. 1997’de Prof. Dr. Bülent Tanör’le birlikte hazırladığı Demokrasi Raporu ise TÜSİAD’da ilk kırılmaya neden olmuş, bazı üyeler tarafından vatan hainliği ile suçlanmıştı.

Paker, 12 Eylül’deki anayasa referandumunda ‘evet’ oyu vereceğini açıkça ilan etti. Böylece üyesi olduğu dernekle bir kez daha ters düştü. Referandumda çıkan yüzde 58’lik sonuçtan da memnun. Türkiye’nin demokrasiye geçişi açısından önemli bir eşiğin aşıldığını söyleyen Paker, Türkiye’de siyasi partilerin oy yarışının bundan sonra başlayacağını düşünüyor. Paker, “AK Parti’nin sahiller konusunda, CHP’nin ise başörtüsü konusunda yaptığı açıklamalar bunun sinyallerini veriyor. Bu değişim Türkiye için çok önemli. İktidara gelmek isteyen, halkı memnun etmek durumunda kalacak” diyor. Bugüne kadar askeri vesayete karşı çıkan aydınların bundan sonraki mücadelesini ise “Toplumda talep edilen özgürlüklerin takipçisi olmak” diye açıklıyor.

Paker, Türkiye’nin sosyo ekonomik tabanının da değiştiğini vurgularken, “Anadolu sermayesi, İstanbul sermayesi ayrımı TÜSİAD kızsa da var. Bu sosyolojik, objektif vakadır. Niye MÜSİAD var, niye TUSKON var, niye Anadolu Kaplanları diye bir kavram çıktı. Ama bu sosyo-ekonomik dinamik bu ayrılığı kaldıracak. Böyle bir ayrım yakında kalmayacak” diyor. Paker’in Türkiye’deki değişime ilişkin görüşleri şöyle:

Uzun yıllardır Türkiye’nin siyasi sorunlarına ilişkin raporlar hazırladınız, bu sorunların çözümü için açık tavır aldınız. Türkiye ne yönde değişti?
Türkiye’de yıllarca içe kapalı bir ekonomi vardı. İşadamları gümrüklerle korunuyordu. Türk siyaseti de buna göre şekillendi. Bu ne demekti: İki seviyeli bir siyaset vardı. Alt seviye, üst seviye. Üst seviyeyi tamamen asker sivil bürokrasi işgal etti. Gerçek siyasete onlar karar verdi. Kürt meselesi, Kıbrıs meselesi, din meselesi gibi. Alt seviye ise ekonomiyle ilgili kaldı. Siyasi partiler sadece o alanda yer aldı. Toplumun büyük bir kısmı köylüydü ve onun için de bu yukarıdan aşağıya gelen ve milliyetçiliğin de ağır bastığı sistem tuttu. Ancak Sovyetler Birliği yıkıldı ve Türkiye dışa açıldı, Turgut Özal’la birlikte liberal ekonomi dönemi başladı. Sermaye girişi hızlandı. Anadolu’da sanayi bölgeleri kuruldu. ‘Anadolu kaplanları’ denilen yeni bir sermaye sınıfı doğmaya başladı. Türkiye’nin sosyo ekonomik yapısı değişti.

Nasıl bir değişim oldu bu?
Eski iş dünyasının, bizler de ona dahiliz, açıkçası rasyonalitesi kavramsal bir rasyonalite. Yani mektepte fizik, kimya, matematik okursun, onlardan beliren bir rasyonalitesi vardır. Bu durum dini günlük hayattan uzaklaştıran bir laikliğe yol açıyor. Halbuki Anadolu’daki orta sınıfın rasyonalitesi pratik rasyonalitedir. Yani o deneyerek yanılarak öğrenir. Dolayısıyla onun dinle ilgili hiçbir sorunu yoktur. Ama sermaye sahibi oldukça modernleşme ortaya çıktı. Modernleşince de işte o alttan bağlamalı başörtüsü yerine türban takmaya başladı. Yani türban kesinlikle modernizasyon göstergesidir. Bu nedenle din sosyal hayatta yer almaya başladı. Beş yıldızlı otellere gitmeye, dışarda yemek yemeye başladılar. Ona göre bir ekonomik sistem doğdu.

Bu yeni girişimci sınıfın farkı neydi?
Bu girişimci sınıfın önemli bir özelliği devletin koruması olmadan iş dünyasında yer almalarıydı. Dolayısıyla daha çok kendilerine güvenerek, daha çok ayaklarının üstünde durarak ve daha çok kapitalist rekabet şartlarına uyarak çıktılar. Türkiye’nin sosyal yapısı bu iken buna paralel siyasi yapısı da AK Parti ile doğdu. Bu değişim sonucu yeni çıkan bu orta sınıf özgürlükleri talep etmeye başladı. Ayrıca Türkiye köylülükten uzaklaşmaya başladı. Bu da ekonomik alanda farklılaşmak demek. Bu da farklılıklarını yaşayacağı özgürlükleri talep etmek demek. Onun için geliyor bu talep.

Referanduma uzanan süreç bu yoldan mı geçti?
Anayasanın 12 Eylül’de değişmesinin temel nedeni sosyolojik tabanın kaymış olmasıdır. Yoksa AK Parti niye 2002’de iktidara geldiğinde değiştirmedi? Çünkü sosyolojik taban daha bu kadar olgunlaşmamıştı. Bugün değişti. Bu referandumla Türkiye’de asker-sivil bürokrasinin siyasetteki ağırlığı anayasal olarak, hiç olmasa teorik olarak son buldu. Türkiye artık Ergenekon gibi siyasi iktidarı zorla uzaklaştırabilen yapılanmalardan kurtulacak. Artık Yargıtay’da, Hâkimler Savcılar Kurulu gibi kurullarda kast sistemi ortadan kalkacak. Daha önemlisi devleti korumak görevini üstlenen CHP bunu artık yargı yoluyla yapamayacak. CHP’nin artık tek bir çözümü kaldı, halk. Türkiye’de büyük değişim buradadır. Halka dayanan bir muhalefet veya iktidar olma yoluna mecburen girmiştir. Yani başka çaresi kalmadı. Türkiye için de bu çok önemli.

Askeri vesayet bitti ama hayır diyenlerin korkusu yüzde 58’lik evet oyunun şimdi de sivil vesayete yol açması. Eski sistem değişiyor ama yerine demokrasi gelmeyecek kaygısı var. Bu kaygıları nasıl değerlendiriyorsunuz? Yüzde 42 hayır oyunun ne kadarının sivil vesayet korkusu, ne kadarının anti AK Parti, ne kadarının biraz önce söylediğim sınıfsal çekişmenin sonucu olduğunu ciddi olarak araştırmak gerekli. Bence hayırın büyük ağırlığı sınıfsal çekişmenin getirdiği bir şeydir. Yani ben şuna bakıyorum. Esas mesele sınıfsal çelişkidir. Sadece ekonomik değil bu aynı zamanda yaşam tarzı sürtüşmesi. Ben orada korku olduğuna inanmıyorum. Bence yabancılaşma var. Yani ben bunlarla beraber yaşamayacağım, ben bunlarla yaşamak istemiyorumun düşüncesinin daha ağırlıklı olduğunu düşünüyorum. Yani gelecekler bizim başımızı örteceklerden daha fazla, ben bunlarla böyle bir ortamda yaşamak istemiyorum tepkisi var. Geri kalan yüzde 15 ile yüzde 17’de dinsel faktörler var.

Yani o korkuları yaratacak açıklamalar, tavırlar yok mu, olmadı mı? Siyaset meselesi öyle bir şey ki biz yani siyasi olmayan ve siyaseti düşünenler daima maksimalist düşünüyoruz. Daima en idealist düşünüyoruz. Şimdi siyasetçi ise maksimalist düşünmüyor, optimal düşünüyor. Optimal ne demek bugüne kadar hangi kitleden rey alıyorum? Bu kitlenin reyini kaybetmeden veya en az kaybederek başka kitlelerin reyini nasıl alırım. Referandum sürecinde bunlar oldu. Ama şimdi durum değişiyor. CHP’ye bakalım. Artık istiyor ki başörtülülerin de reyini alsın. Öbür taraftan da kendi oyunu kaybetmek istemiyor. Ne demeye başlıyor saçının bir kısmı gözüksün, hepsini kapatmasın. Şimdi buna insanlar gülüyor ama ben bunu çok siyasi bir davranış olarak görüyorum.

Devletin kendine yakın sermayeyi kollaması bitti mi sizce? Henüz değil tabii. Bugün kalmadı dersek yanlış bir şey olur. Ama bu gidiş devletin belirli zümreleri koruma gücünün azaldığını gösteriyor. Çünkü dünya ekonomisiyle entegre oluyoruz, resme böyle baktığımız zaman Türkiye’nin geleceği fevkalade parlak. Çünkü çok dinamik bir toplum, çok girişimci bir toplum, çok risk alan bir toplum. Toplum özgürlükleri yeni yaşadığı için onun keyfi, heyecanı içinde. Onları daha çok talep ediyor.

Özgürlükler konusundaki sorunları da çözülmeye başlayacak mı? Şu resme baktığım zaman, artık bu özgürlükler bundan sonra çözülecek konular haline geliyor. Çünkü artık Türkiye’de herşey açık açık tartışılıyor. Şimdi 12 Eylül’de yapılan referandumun en önemli getirdiği şey her konunun tartışılır hale gelmesi. Referandumda hayır çıksaydı dahi bu referandum yararlı olacaktı. Çünkü Türkiye’de çok önemli bir dönem yaşandı. Her konu tartışıldı. Tabu kalmadı. Mayınları asker kendi mi döşedi? Heronları kim düşürdü? Öbür taraftan Fethullah Gülen cemaati ne kadar devletin içinde vardır, ne kadar etkilidir, ne kadar değildir tartışıldı. Yani bütün mesele artık o tartışılamaz tabuların ortadan kalkması.

Gerçek muhalefet ve iktidar başlıyor
Siyasi söylemlerdeki yalpalamalar çekirdek oyları kaybetmemek için mi? AK Parti’nin iktidarı gerçekten bundan sonra mı başlıyor?
CHP’nin türbana getirdiği çözüm mantıksız görünmesine rağmen çok siyasal. AK Parti’nin de böyle açıklamaları var. Mantıksız görünmesine rağmen çok siyasal davranışları var. Yani Türkiye özgürlükler için adımları şimdi atmaya başlıyor. Biz aydınlar bundan sonra da hep böyle maksimalist olmaya mecburuz. Biz idealleri söyleyeceğiz. En doğruları söyleyeceğiz ama şunu bileceğiz ki siyaset yapılabilme olasılığı olanı yapma sanatıdır.

AK Parti bugüne kadar tam bir iktidar sergileyemedi. Biraz evvel söylediğimiz o iki düzeyli siyaset ortadan kalktığı zaman kim iktidar olacaksa kim muhalefet olacaksa bu netleşecek. Gerçek anlamda muhalefet ve iktidar olacak diye düşünüyorum. Şimdi bütün kurumlar kendilerini buna göre ayarlayacaklar. Çünkü siyaset buna göre ayarlanıyor. Yani artık iş dünyası da kendini devletle olan ilişkilerinden daha çok topluma olan sorumluluklarıyla görmeye başlayacak. Çünkü artık devletin onu kollayacak gücü kalmıyor. CHP sadece laiklik elden gidiyor teziyle yüzde 20 oy alabildi. Şimdi bu yetmiyor. Artık özgürlükler için harekete geçmesi lazım.

Radikal, 11.10.2010
Röportaj: Jale Özgentürk

 

 
Ergun Özbudun-Sorunların çözüm adresi yeni anayasa PDF Yazdır e-Posta
Ergun Özbudun   
Pazartesi, 04 Ekim 2010 09:36

Haşin, kırıcı ve içeriksiz olarak nitelendirilebilecek bir halkoylaması kampanyası ve onun sonucunu çeşitli şekillerde tevil etme ve değersiz gösterme çabalarına rağmen, bu sonucun, belli başlı siyasal aktörleri daha serinkanlı ve gerçekçi değerlendirmelere sevkettiği söylenebilir. AK Parti cephesinde sayın Erdoğan’ın, “hâlâ kaygısı olan vatandaşlarımızın kaygısını gidermek, benim de teşkilatımın da boynunun borcudur. Kendimizi daha iyi anlatmak, tüm kaygı, korku ve endişeleri gidermek için, istismar zeminlerini kaldırmak için daha fazla çalışacağımızı... belirtmek istiyorum” yollu sözleri ve yüzde 42 hayır oyunun sebeplerinin araştırılması için teşkilatına talimat vermesi (Milliyet, 25.09.2010) kuşkusuz bu yönde bir değerlendirmedir.

CHP cephesinde ise Kılıçdaroğlu’nun kampanya sürecinde, türban (başörtüsü) sorununun çözülebileceği, resmî makamların Öcalan’la temaslarının normal karşılanabileceği, bir genel affın sözkonusu olabileceği, lâikliğin tehdit altında olmadığı yolundaki sözleri, şimdiye kadar CHP yönetiminden duymaya alışık olmadığımız olumlu ve yapıcı ifadelerdir. Gerçi bu beyanların bir bölümü daha sonra kısmen tevil edilmiş ya da CHP’nin diğer yöneticileri bunlarla pek bağdaşmayan ifadelerde bulunmuşlardır ama, parti liderinin bu açıklamaları, ilerisi için ümit yaratacak niteliktedir.

CHP’nin çelişkili halleri

CHP’den gelen çelişik sinyallerin çok yeni bir örneği, Parti Meclisi üyesi Sayın Oğuz Oyan’ın “AKP’nin yeni anayasadan ne anlayacağı çok açıktır ve AKP’nin çoğunlukta olduğu bir Meclis’e böyle bir düzenlemenin bırakılması sorumluluğu dünden daha kritiktir” yollu sözleridir (Milliyet, 26.09.2010). Bu düşüncenin, daha önce CHP sözcülerinin ifade etmiş oldukları “kediye ciğerci dükkanı emanet edilemez” anlayışından farkı yoktur ve parti liderinin 2011 seçimlerini de beklemeden ortak bir komisyon kurularak yeni anayasa çalışmalarına başlanması önerisi ile tam bir çelişki halindedir. Bu anlayışın mantıksal sonucu, AK Parti’nin çoğunlukta olduğu bir Meclis’te hiçbir zaman yeni bir anayasa yapılamayacağıdır ki, bunun halk iradesine saygıyla bağdaşmayacağı açıktır. CHP içindeki zihin karışıklığının başka bir örneği de, gene Parti Meclisi üyesi Mesut Değer’in, aynı gün ve gazetede yayınlanan “zihniyet değişmediği sürece, istediğin kadar rapor yaz, hiçbir işe yaramaz... CHP, referandumda bölgede yaşadığı oy erozyonunu da hesaba katarak şapkasını önüne koymalı. Aksi halde önümüzdeki seçimlerde çok daha ciddi bir hezimet yaşarız” yolundaki ifadesidir.

Aslında, yeni anayasa tartışmalarının daha somut ve rasyonel bir düzeyde yürütülebilmesi için, sadece CHP’nin değil, bütün belli başlı partilerin kendi anayasa projelerini hiç değilse genel hatları ile oluşturmaları ve kamuoyuna açıklamaları şarttır. Aksi halde bu tartışmalar, demagojik ve ideolojik düzeyde, hiçbir sonuç doğurmadan, bir “sağırlar diyaloğu” biçiminde sürüp gidecektir. AK Parti’nin 2007 yılında hazırlattığı taslağa ne ölçüde sahip çıktığı veya çıkmadığı belli değildir. CHP ise şu ana kadar yüzde onluk seçim barajının  düşürülmesi, milletvekili dokunulmazlıklarının ve YÖK’ün kaldırılması, bakanların görev suçlarından dolayı yargılanmalarına ilişkin 100’üncü maddenin değiştirilmesi (ki bunlardan hiçbiri, kanaatimce demokratikleşme önceliklerinin üst sıralarında yer almamaktadır) ve son olarak da başörtüsü sorununun çözülmesi dışında yeni anayasanın içeriği konusunda bir görüş belirtmemiştir. Dolayısıyla bu partinin, bir an önce, yeni anayasa projesini oluşturup tartışmaya açmasında büyük yarar vardır.

72 milyonu kucaklamak...

Burada özellikle CHP üzerinde durmamın nedeni, elbette diğer partileri dışlamak ya da iki partili bir sistemi oluşturmak düşüncesi değildir. Şüphesiz, diğer partilerin, hatta ilgili STK’ların kendi projelerini oluşturmaları arzu edilir. Ancak, gerçekçi olmak gerekirse, AK Parti ile CHP arasındaki büyük uzlaşma (gerçekleştirilebilirse) yeni anayasa yapımı çalışmalarını çok büyük ölçüde kolaylaştıracaktır. Bu uzlaşma metninin parlâmentodan geçmesinde güçlük yaşanmayacak, değişikliğe karşı AYM’ye gitme imkânı bulunmayacak, halkoylamasına sunulma konusunda da hukukî bir zorunluluk olmayacaktır. Daha da önemlisi, yeni anayasanın çözmek zorunda olduğu Kürt sorununa ilişkin büyük uzlaşma, öyle görünüyor ki, en iyi ihtimalle ancak AK Parti ile CHP arasında mümkün olabilecektir. Bu konuda iki uç pozisyonu temsil eden MHP ve BDP’nin, ne kadar temenni edilirse edilsin, bu uzlaşmaya dahil olmaları, gerçekçi bir ihtimal değildir.

Halkoylaması sonrasında gerek Erdoğan’ın, gerek Kılıçdaroğlu’nun, 72 milyonu kucaklayacak bir anayasa, ya da “oturur konuşuruz, uzlaşarak güzel bir anayasa yaparız” tarzındaki beyanları, kırıcı bir halkoylaması kampanyası ardından halkın moralini yükseltici ve ilerisi için ümit verici olmakla beraber, bizi aşırı bir iyimserliğe ya da yüksek beklentilere sevk etmemelidir. Halen, Türkiye toplumunu derin çizgilerle bölen ve yeni bir anayasanın mutlaka çözüm bulmak zorunda olduğu üç sorun vardır. Bunlar Kürt sorunu, din-devlet ilişkileri sorunu ve seçilmiş organlar üzerindeki askeri ve yargısal vesayet sorunudur. Bu sorunlar üzerinde makul çözümler gerçekleştirilemezse, zaten yeni bir anayasa yapımına girişmenin bir anlamı olmayacaktır.

Kürt sorunu hakkında, Türk ve Kürt kökenli vatandaşların çoğunluğunun kabul edebileceği ortalama bir çözüm, muhtemelen, bu sorunda iki uç konumu temsil eden MHP ve BDP’yi memnun etmeyecektir. Ancak unutmamak gerekir ki, anayasal uzlaşma ya da oydaşma (konsensus) hiçbir zaman yüzde yüzün mutabakatı değildir. Böyle mutlak bir oydaşma aranacak olursa, dünyada hiçbir ülke bir anayasa yapamaz, hatta hiçbir temel siyasal konuda karar veremez. Uzlaşmaya dayanan metinler, her zaman, pek çok kimsenin birinci tercihini ifade etmeyebilir; geniş bir çoğunluğun bu formülleri, hiç değilse ikinci tercihleri ya da birlikte yaşanabilir çözümler olarak kabul etmesi, gerçekçi senaryoların mümkün olan en iyisidir. Halkoylaması kampanyasında MHP’nin hiyanet iddialarına ve BDP’nin boykotuna rağmen yüzde 58 gibi güçlü bir çoğunlukla evet oyu çıkması, MHP’nin kaleleri olan illerde ciddi bir oy erozyonuna uğraması, BDP’nin boykot çağrısının ancak kısmen başarılı olması, bu konuda makul ortalama çözümlere ulaşılması şansını artırmaktadır.

Toplumumuzu bölen ikinci bir sorun boyutu, din-devlet ilişkileridir. Bu sorun elbette sadece üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılmasına indirgenemez. Onun dışında, Alevilerin ve gayr-i Müslim vatandaşlarımızın haklı şikâyetlerinin giderilmesi, mesela cem evlerine ibadethane statüsünün tanınması, zorunlu din dersleri konusunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Hasan ve Eylem Zengin kararının ışığında düzenlenmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın statüsünün Alevilerin de temsiline imkân sağlayacak şekilde ele alınması, hangi mantık dışı gerekçelerle hâlâ açılmadığını anlayamadığım Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması, bu başlık altında değinilebilecek konulardan sadece birkaçıdır.

Uzun ve engelli bir yoldayız

Seçilmiş organlar üzerindeki vesayet mekanizmaları konusuna gelince, son anayasa değişiklikleri ile yargı vesayeti bir ölçüde hafifletilmiş, askeri vesayet konusunda da bazı olumlu adımlar atılmış olmakla beraber, Türkiye’de sivil makamlar-silahlı kuvvetler ilişikilerinin, hâlâ Batı demokarsilerindeki sivil gözetim modelinden hayli uzak olduğu, herhalde her tarafsız gözlemcinin kabul ettiği bir husustur. Yeni anayasa bu konuda da evrensel demokratik standartlara uygun çözümler gerçekleştirmeli. Kısacası, yeni anayasa konusunda nisbeten ümit verici bir atmosferin doğmuş olmasına rağmen, önümüzdeki yol kısa ve engebesiz değil. Herşeye rağmen, bu sorunlara ideolojik saplantılarla, maksimalist pozisyonlarla ve temelsiz korkularla değil, rasyonel ve yapıcı bir anlayışla yaklaşıldığı takdirde, ihtiyatlı bir iyimserlik hissetmemek için sebep yoktur.

04.10.2010, Star, Açıkgörüş

 
Burak Başkan - MHP'nin en zorlu sınavı Referandum PDF Yazdır e-Posta
Burak Başkan   
Pazartesi, 26 Temmuz 2010 08:47
mhpSon günlerin en önemli gündem maddesi hiç şüphesiz 12 Eylül'de yapılacak olan Anayasa referandumu. Anayasa Mahkemesi'nin geçtiğimiz hafta esastan inceleme yetkisi olmamasına rağmen esastan inceleyerek verdiği kararın siyasette yarattığı toz duman arasında, siyasi partiler kendilerini bir anda referandum sürecinde buldu.

Bu süreçte saflar da yavaş yavaş netleşmeye başladı. Referandum paketinin sahibi Ak Parti'nin seçmeninin "evet" diyeceği açık.
Devamını oku...
 


Sayfa 1 > 7

libertebanner